Medeski, Martin and Wood…damn good!

Aklımızda yoktu ilk başta bu konser. İki akşam üstüste konsere gitmek biraz yorucu oluyor diye ertelemeye çalıştığımız bir Pazar konseri idi bu.Ama sonra…Umut  ’Beni bu konser heyecanlandırıyor, ben gidiyorum’ dedi…Düşündük, taşındık.Dedik ki “Tamam, yahu.Gidelim, biz de dinleyelim”.Önce Babylon’da Alp Ersönmez Quartet’i  (onu da sonra yazıcam) dinledikten sonra saat 21.00de Şişhane’den gide gide Saloniksv’nin kapısına dayandık…Yenilenmiş Salon’u teftiş ettik :) Sanırsın İstanbul Mimarlar Odası’ndan geliyoruz…Merdivenlerin büyütülmesi iyi olmuş, oralara da oturulur pekala.Sahnenin önündeki merdivenler kaldırılıp sahneye dahil edilmiş.Bar salonun sol arka köşesinde hizmet vermeye başlamış yeni dizaynıyla…beğendik. Nasıl geçeceğini hem kestirdiğim hem de kestiremediğim bir konserdeyim. Nasıl oluyor demeyin, oluyor. Konser öncesinde bildiğim, doğaçlamanın baskın olduğu groove-funk jazz yapan bir grup. O sebeple aslında her ne kadar kestirilemese de funk, jazz, doğaçlama işin içine girdi mi acayip ve güzel şeyler olacağını bilirsin. Bekliyoruz. Müziğin içine girmek istediğimiz ve her şeyden uzak olmak için erken gelip önde tünedik her zamanki gibi.

Ve konser… Daha ilk parçada aldı götürdü bizi bu grup.Üç damlacıktan oluşan bir deli nehir gibiydiler adeta. Belli ki birbirlerini çok iyi tanıyorlar, sahnedeki bütünlük, doğaçlamalardaki uyum ve yumuşak geçişler takdirleri topladı. Klavyeden yükselen notalar deliceydi. Parmaklar, ilkbaharda bir çiçekten diğerine uçuşan kelebekler gibi piyano, hammond ve klavyenin tuşlarında geziniyordu. Üflemeli mini bir klavye de vardı işin içinde zaman zaman. Davulun bu kadar bütünleyici bir alet olduğunu bu konsere kadar sanki farketmemiştim. O kadar güzel ritmler, ataklar, tuşeler dağılıyordu ki etrafa hangisini toplayacağımı şaşırdım. Arada da zil, çıngırak, tef sesleri…Zaten konserin ilk parçasından sonra ayakkabıları da çıkardı Martin…:)) Gayet free idi.Basçı Wood gerek elektroda gerek kontrbasta zaman zaman uzun soluklu rifflerle bazen de çok akılda kalan ve tekrar eden rifflerle karşımızdaydı…Birbirlerini tamamlamaya ve iyi dinlemeye o kadar alışıklar ki…Konserin tek garip yanı bu üçlünün hiç bir şekilde izleyiciyle iletişime geçmemesi oldu. Hepsi gayet mesafeli bir duruş içerisindeydi. Medeski ve Martin bakışlarıyla gayet iyi anlaşıyorlardı kendi kendilerine fakat bu çok da yeterli değil bence. İnsan bir kere mi izleyiciyle göz göze gelmez? Belki de gelmez, gerekli değildir ama bir elektrik olmalı yine de arada, bilemiyorum…Buzlar ülkesinde şahane bir konser izlemişim gibi…Her şeye rağmen adamlar iyi müzik yapıyor, şimdilik bu da bana yeter… :)

Medeski, Martin and Wood – Pappy Check http://fizy.com/#s/1mn866

İstanbul Caz Festivali Part 1: Larry Graham and Graham Central Station

…Bass çalmaya yeni başlamış biri olarak (- ki bence çalıyorum bile denmez, tıngırdatıyorum-) İstanbul’umuzu ziyaret eden her bassçıyı izlemek benim için -her ne kadar yeteneksiz olduğumu düşünmeme yol açsa da- bir ödev adeta…Ama yapmaktan hoşlanıyorum :) Larry Graham slap’in babası olarak biliniyor. İsmini duymuşluğum vardı ama bilgim bir kaç parçadan ibaretti açıkçası. Izleyince  öğreniriz diyerek konserin başlamasına yarım saat kala IKSV salona geldik. İlk defa geldiğim İKSV Salon beklediğimden küçüktü (ne hikmetse daha büyük olduğunu düşnmüştüm)ama sevdim. Küçük mekanlarda müzikle daha iç içe oluyor insan.Sahneye yakın oluyorsun ve sahnedeki enerjiyi daha yakın hissedebiliyorsun. Gerçi Larry Graham daha içeriye adım atmasıyla beraber mekanın önemsizliğini bize kanıtladı.Bizim girdiğimiz kapıdan ellerini çırparak ve uygun adım şarkı söyleyerek girmeye başladılar konser alanına bir bir.Şaşırdık.Attraksiyonu seviyorum.:) Ve daha ilk nota ile birlikte 2 saate yakın dansımız ve eğlencemiz başladı. Grup komple beyazlar içerisindeydi. Tam klasik bir New Orleans caz grubu görünümündeydiler, sene 70ler 80ler filan…:) Grupta en yaşlı Larry, diğerleri daha genç fakat hepimize 10 basar.Hem vokal, hem bass, hem dans, hem de izleyiciye ve sahneye hakim ol…e ayakkabı bağlayıcısına kadar gider bu… :D 2 klavye, 1 davul, 1 elektro ve bir bayan vokal. Bayan vokalin adı Bizkit :) Pek sempatik bir kızdı. Beline kadar gelen kızıl saçları, beyazda en az sesi kadar güzel duruyordu. Hayatımda izlediğim en iyi performanslardan biriydi. Parçalar çok melodik ve akılda kalıcıydı. En çok funk…dibine vurduk herhalde…Parçaların arasında Larry şarkıların hikayesini anlattı hep ve müzik daima bizi de içine alıyordu. El çırpıyoruz, dans ediyoruz, söylüyoruz, ritm tutuyoruz…Larry başlangıçtan sonuna kadar slap attı. Distortion’da bile!!!Elime alsam ben bile öyle slap atarım havasını yaratıyordu izleyicide. Nitekim bu havaya fena kapılanlar oldu. Konserin ortasında önce bir genç aldı bassı eline mini improvization yaptı, ardından ondan daha da genç bir oğlan çıktı, o da takıldı kendince. Son olarak bir izleyici de “ben de şarkı söyliycem” diyerek masalsı gruba eşlik etti…Bitmedi…Arada Larry ve Bizkit aramıza indi, bizimle dans ettiler. Tabii Larry Baba’nın elinden gitarı düşmedi. Larry Baba benim de elimi tuttu tam şarkıda “Hold your hand” lafı geçerken. El de verdi artık bass çalamazsam, slap atamazsam bana yazıklar olsun :D Olsun mu? Olsuuun…:D Konserin bitmemesi için elimizden geleni ardımıza koymadık. Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar…Ve tabii ki bir kez daha sahnedeler…Bu defa Larry’nin eşi de çıktı. Onunla beraber dansedip, arada mini vokal yaptı. Çok tatlılardı…:) Sona gelindiğinde yine geldikleri yerden çıktılar…Konser sonrası klavyecilerden biriyle, Larry ve Bizkit’le resim çektirmece, DVDye ve bilete imza attırmaca…Larry Baba’ya sarılmaca…:D Bence festivalin en iyilerindendi…:) İyi ki gitmişim…Tek üzüntüm daha önce tanımamak oldu…Canlı izlemek bambaşka bir olaydı…Dance to the music’i hala mırıldanıyorum…

(Not: Resimler…daha sonra gelecek…)