* Geç keşfettiklerimizden. Etgar Keret’in “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü” isimli kitabını bitirdim. Bana Amerikalı öykü yazarı O’Henry hatırlattı. Bazı hikayelerde Keret’in fantastik ve kendine özgü mizah yanı daha ağır basıyor. Bu öykülerden biri olan “Kneller’in Mutlu Kampı (Kneller’s Hapy Campers)” Goran Dukic’in de aklını çelmiş ve ortaya 2006 yapımı “Wristcutters:A Love Story” isimli bir film çıkmış. İntihar ettikten sonra da hayatın devam ettiği üzerine kurulu bir aşk öyküsü bu. Öyküye sadık kalınmış, karakterler iyi seçilmiş ve özellikle diyaloglar başarılı. İzleyin derim.
* Çarşamba akşamı yine Derya ile İKSV Salon yollarındayız ama bu defa amacımız tamamen farklı. Doğan Hızlan’la Edebiyat Buluşmaları’ndayız. Bu defa ki konuk, Yekta Kopan’dı. Nasıl geçtiği anlaşılamamış bir sohbetti bu. Benim zamanıma göre kısa ama gerçek zamana göre 1 saatten biraz daha fazla konuşulmuş. Yekta Kopan çok heyecanlıydı. Yakışıyor kendisine bu haller. Kendi yazın hayatını şekillendiren olaylardan, isimlerden bahsetti. “Bir de baktım yoksun”‘u babasının vafatından sonra yazmış. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, O’Henry ve benim şu an hatırlayamadığım isimler sevdiklerindenmiş. Doğan Hızlan pek yerinde sorularıyla Yekta Kopan’ı daha iyi tanımamızı sağladı ve arada pek esprili bir biçimde biraz özel’e giren sorularıyla kendisini terletti. Doğan Hızlan’ın her konuya her lafa uygun bir anekdotu var ve bu sizi alıp götürüyor bir geçmişe bir bugüne. O kadar samimi ve tatlı bir sohbet oldu ki bu yanına ancak bir Türk kahvesi yakışırdı. Bundan sonra bu sohbetlerin daha yakından takipçisi olacağım.
* Aynı Çarşamba bir başka olaya daha fon günü oluşturuyordu. Drum & Bass Dergisi’nin Nublu İstanbul’da 1. yıl partisi vardı. Sevdiğim basçılar orada mı diye içimden geçirip duracağıma Derya’nın “Yürü, bir gidip bakalım” demesiyle Asmalımescit’e yollandık bu defa da. Jurnal Sokak istikametinden devam. Hava soğuk, kapşonlar filan var kafada. Kaptırmışsız muhabbete kendimizi. “Aaa. Merhaba. Hoşgeldin.”diye bir sesle şaşkına döndüm.Bir de bakayım en groovy ve sevimli bassçım Alp Ersönmez değil mi o. Artık İstanbul Sessions ile olsun, Kangroove ile olsun, Alp Ersönmez Quartet ile olsun çeşitli konserlere gide gele Alp beni benden daha çok gördü herhalde ki kafada kapşon varken bile tanıyor artık o derece. Biraz muhabbet tabii. Ama arada çok sevdiklerimizden İmer Demirer’i kaçırdık o ayrı. Bir dahaki sefere kaçmasına izin vermeyiz. :) Ve parti zamanıdır artık. Bir güzel kırmızı şaraplara büründük. Şöyle bir 1-1,5 saat kadar takıldık ve döndük malum sabah işçileriyiz. Alp’in de ancak 2 parçasını dinleyebildim. Pek canlı, pek candan, pek sempatik, pek güzel riffler dökülüverdi her zamanki gibi…:)
* Bu yılki tüylü yelekleri seviyorum. Kendimde var mı yok, ama vitrinlerde mankenlerin üzerinde görünce hoşuma gidiyor.
* Bu ayki mekanım Cihangir Susam. Pek sıcak bir atmosfere sahip, evimdeyim ve her şey önüme geliyor kafasıyla yaratılmış bir mekan. :) Bol çeşitli menüsüyle herkese uygun bir şeyler var. Sevgili Cingi’nin tavsiyesi Akdeniz kahvaltısı. Daha denemedik. Hiç o vakitte gidemiyoruz ki. Bir Cumartesi yada Pazar sabahı damlamak lazım oraya. Kalabalık bir ekiple. Hmm. Düşünelim bakalım…
