Heyecan sabahtan başladı. Stanley Clarke ile tekrar buluşmak…Üstüne üstlük bir de methini pek duyduğum ama canlı dinlemediğim Hiromi’yi de yanına almıştı Stanley. Sabah yapılan sağanak yağış uyarıları ile biraz endişelendik tabii…Herhangi bir mekan değişikliği olacak mı sorusuna aldığımız yanıt gerekli önlemlerin alındığı oldu. Rahatladık.Erkenden orada oluverdik. Arkeoloji Müzesinin önünde kapının açılmasını bekliyoruz. Bu arada beyaz yağmurluk veriyorlar.İyi fikir diye düşünmekteyiz.Saat 8.30 gibi kapımız ardına kadar açılıyor…içeri giriyoruz…Bu arada utanarak Arkeoloji Müzesine ilk gidişim olduğunu belirtmek istiyorum. Bahçenin bende bıraktığı etkiyi anlatmak güç. Eğer bir önceki hayat diye bir şey varsa, kesin Romalı filandım ben. Heykellerden gözümü alamadım (daha da ileri gidip eve götürmek istedim esasen)…Gelinmesi gereken yerler listesinde şu an ilk sırada.Konserin başlamasına daha var. Hava soğuk biraz. Bu arada sevgili Poyraz hocam da konsere intikal etmiş. Biraz muhabbet ediyoruz…Fırça yemiyorum ama Eylül’de başlayalım emri geliyor…Uyacağız mecburen…Sevimli kişidir, dediğini yapmamak çikolataya hayır demek gibi…Ve geliyoruz Stanley Clarke dinlemenin faydalarına. Yanımızdan geçiyor ekip. Ben şaşkın “aaaa” filan diyene kadar sahnedeler…Konser başlıyor…Stanley’i dinlemek büyük keyif.Çok güzel riffler çok.Kendisi oldukça sempatik…Hiromi çok çevik hareketlerle piyanosunu çalıyor.Oldukça hızlı ve yerinde duramıyor.Çok tatlı bir piyanist. Resimlerinden biraz daha farklı görünüyor gözüme…davulcu Ronald Bruner Jr. ve keyboardçu Ruslan Sirota. İkisi de gayet rahat…Sakızlı filan…Davulcuyu beğendim, klavyeci Hiromi’nin yanında sönük kaldı…Başka formatta ön planda olur. En güzel espri Stanley’nin. Grup arkadaşlarını tanıtıyor bize. İzleyicilerden biri sen de kendini tanıt dedi, cevap “Ben Louis Armstrong” buna cevap “welcome back” oldu. Soğuk hava dağıldı birden, yaza geçer gibi oldu. Hiç bir parçayı bilmiyorum bu arada. İlk defa dinleyeceğim.Ve ilk parça geliyor…Pek hoş…Bitişine yakın yağmur da konsere katılmaya karar veriyor. Damla damla yağması hoş tabii.Hatta Stanley de parça bitiminde bize gaz vermekten geri kalmıyor. “I love the rain. It’s beautiful, right?” Ve bizden çıkan bir “yeeesss” İkinci parçada yağmur bastırıyor. Ben zaten üzerimden yağmurluğu çıkarmamıştım.Ağaç altında takılıyorum, arkadaşım sayın Derya, benden çok kaptırıp sahne dibinden izleyecek neredeyse konseri.O sebeple de yağmur altında yavaş yavaş ıslanmaya devam ediyor.Artık üçüncü parçaya geldiğimizde şemsiyeler açıktı, ortalarda seyirci artık oturmuyordu. Sahneye bir baktım Stanley’nin kontrbası ve Hiromi’nin piyanosu naylonlarla kaplanıyordu, keyboardçunun da elinde havlu orgunu temizlemeye çalışıyor. Üstelerindeki tente suyla doldu ve durdurmak mümkün olmuyor…Stanley “durum bizim için de gittikçe tehlikeli olmaya başladı. Seneye veya başka bir zaman görüşmek üzere” dedi…Konserin sonunu getiremeden koştura koştura bahçeden çıkıp tramvaya zor attık kendimizi. Eve gelirken üşüdüm…ayağımda sandaletlerle ne kadar ısınabilirim…Allah’tan üşütmedim…Anlayamadığım neden bu konserin yanıbaşımızdaki Aya İrini’ye taşınmadığı oldu. Sabahtan beri biliniyordu havanın böyle olacağı, ani bastıran bir durum değildi…Neyse diyerek bir dahaki sefere organizasyonun daha akılcı kararlar almasını diliyorum…Mini bir konserdi…Tadı damağımızda kaldı…Bir kez daha yemek istiyorum… :)
Tag Archives: bass
İstanbul Caz Festivali Part 1: Larry Graham and Graham Central Station
…Bass çalmaya yeni başlamış biri olarak (- ki bence çalıyorum bile denmez, tıngırdatıyorum-) İstanbul’umuzu ziyaret eden her bassçıyı izlemek benim için -her ne kadar yeteneksiz olduğumu düşünmeme yol açsa da- bir ödev adeta…Ama yapmaktan hoşlanıyorum :) Larry Graham slap’in babası olarak biliniyor. İsmini duymuşluğum vardı ama bilgim bir kaç parçadan ibaretti açıkçası. Izleyince öğreniriz diyerek konserin başlamasına yarım saat kala IKSV salona geldik. İlk defa geldiğim İKSV Salon beklediğimden küçüktü (ne hikmetse daha büyük olduğunu düşnmüştüm)ama sevdim. Küçük mekanlarda müzikle daha iç içe oluyor insan.Sahneye yakın oluyorsun ve sahnedeki enerjiyi daha yakın hissedebiliyorsun. Gerçi Larry Graham daha içeriye adım atmasıyla beraber mekanın önemsizliğini bize kanıtladı.Bizim girdiğimiz kapıdan ellerini çırparak ve uygun adım şarkı söyleyerek girmeye başladılar konser alanına bir bir.Şaşırdık.Attraksiyonu seviyorum.:) Ve daha ilk nota ile birlikte 2 saate yakın dansımız ve eğlencemiz başladı. Grup komple beyazlar içerisindeydi. Tam klasik bir New Orleans caz grubu görünümündeydiler, sene 70ler 80ler filan…:) Grupta en yaşlı Larry, diğerleri daha genç fakat hepimize 10 basar.Hem vokal, hem bass, hem dans, hem de izleyiciye ve sahneye hakim ol…e ayakkabı bağlayıcısına kadar gider bu… :D 2 klavye, 1 davul, 1 elektro ve bir bayan vokal. Bayan vokalin adı Bizkit :) Pek sempatik bir kızdı. Beline kadar gelen kızıl saçları, beyazda en az sesi kadar güzel duruyordu. Hayatımda izlediğim en iyi performanslardan biriydi. Parçalar çok melodik ve akılda kalıcıydı. En çok funk…dibine vurduk herhalde…Parçaların arasında Larry şarkıların hikayesini anlattı hep ve müzik daima bizi de içine alıyordu. El çırpıyoruz, dans ediyoruz, söylüyoruz, ritm tutuyoruz…Larry başlangıçtan sonuna kadar slap attı. Distortion’da bile!!!Elime alsam ben bile öyle slap atarım havasını yaratıyordu izleyicide. Nitekim bu havaya fena kapılanlar oldu. Konserin ortasında önce bir genç aldı bassı eline mini improvization yaptı, ardından ondan daha da genç bir oğlan çıktı, o da takıldı kendince. Son olarak bir izleyici de “ben de şarkı söyliycem” diyerek masalsı gruba eşlik etti…Bitmedi…Arada Larry ve Bizkit aramıza indi, bizimle dans ettiler. Tabii Larry Baba’nın elinden gitarı düşmedi. Larry Baba benim de elimi tuttu tam şarkıda “Hold your hand” lafı geçerken. El de verdi artık bass çalamazsam, slap atamazsam bana yazıklar olsun :D Olsun mu? Olsuuun…:D Konserin bitmemesi için elimizden geleni ardımıza koymadık. Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar…Ve tabii ki bir kez daha sahnedeler…Bu defa Larry’nin eşi de çıktı. Onunla beraber dansedip, arada mini vokal yaptı. Çok tatlılardı…:) Sona gelindiğinde yine geldikleri yerden çıktılar…Konser sonrası klavyecilerden biriyle, Larry ve Bizkit’le resim çektirmece, DVDye ve bilete imza attırmaca…Larry Baba’ya sarılmaca…:D Bence festivalin en iyilerindendi…:) İyi ki gitmişim…Tek üzüntüm daha önce tanımamak oldu…Canlı izlemek bambaşka bir olaydı…Dance to the music’i hala mırıldanıyorum…
(Not: Resimler…daha sonra gelecek…)