Konser tek başına izlenir mi? Yalnızlık adamı sıkar mı?…Bu soruların cevabı az sonra…Bu magazinsel girişten sonra ne desem boş sanırım… :) Benimle gelecek olan arkadaşlar beni son gün ektiklerinden gayet tek başıma konsere gittim. Konsere yalnız gitmenin tek sıkıcı yanı konser başlayana kadar laflayamamak.Gerçi onun da çözümü var.Twitter ve Facebook sağolsun. Hayatımızın her anı Online Chat: Do not disturb (Crime Scene.Do not cross’a göndermemdir) tadında sarı şeritlerle çevrelenebilir. Ya da hiç beklemediğin bir arkadaşını görürsün, onunla laflarsın.Hepsi gerçekleşti bunların…Sahne müze sütunlarının kırmızı ışığı altında pek antik duruyor, sanki Efes’teyiz.Aslında Kaz Dağlarında olup bir yanda deniz, bir yanda Efes gibi bir antik şehir kalıntıları içinde konser izleyeceksin. Dolce Vita!…Başladık. Fahir Atakoğlu’nu daha önce bir kez canlı izleyebildim. Böyle trio şekli bir ilk benim için. Davulcu Hernandez…pek naif davul çalıyor. Pek attraksiyon olmadan, yerinde süslemelerle gayet sade bir ritm tutturmuş gidiyor ama konser sonuna doğru sakladığı cevherin daha fazlasını da gördük…Alain Caron…6 telli bass…Ben dört tanesiyle başa çıkamazken, 6 beni kıskandırmış, 12lisini çalan insan değildir dedirtmiştir. Yanılmıyorsam “Beyoğlu” idi parçanın adı, Alan Türk makamına pek yakın durdu ve solosunu attı. Bana ilginç geldi. Onun haricinde slapler, sap üzerinde yürümeler filan olmadı zaten müzik de bunlara pek uygun değildi, dehşet doğaçlamalar olmadı. Alan gezindi durdu 6 telin üzerinde yumuşak yumuşak.Fahir Atakoğlu, piyanonun başına oturduğu andan itibaren kaptırdı gitti.Son albümden, bir öncekinden parçalar çaldı. Arada minik hikayeler anlattı.Bu hikayeler hem dozunda idi hem de pek açıklayıcı idi.Fahir Atakoğlu’nun yaşamından kesitlerdi. Benim anladığım şu oldu: Hayatı tahminimden zor geçmiş. Babası tüccar olacağını düşünürken, o müzisyen olmuş. Amerika kolay olmamış.Fahir bunu duyduğum İlhan’dan sonraki ikinci müzisyen. Evet hayatın ve sanat yapmanın zorluğunu biliyorum tabii ki de ama sanki onlar yetenekli oldukları için daha kolay üstesinden gelebilirlermiş gibi duruyorlar ama şunu da biliyoruz ki yetenek çok kişide var, önemli olan farklı ve güzel bir şeyler ortaya koyabilmekte. Neyse, uzatmayalım, Fahir bunları anlatırken gözlerim doldu ne yalan söyleyeyim. Duygusallık mı, sanatçı ruhu mu yaşlılık halleri mi bilemedim. Önemli de değil. Geçelim Black Sea’ye de biraz havamızı bulalım. Omuzları oynatmamak için zor tuttum kendimi. :) Galata, Ağır Roman, Aheste…hatırlayabildiklerim. Melodiler o kadar bizden ki…ben olaya doğu-batı sentezi olarak bakmıyorum. Müzik evrensel bir dil. Elimizdekini başka dillere çevirmek çok hoş. Ve bu çeviri, her çevirmenin elinde farklı bir hale geliyor.Olması gereken bu değil mi? …Fahir’de klasik düzenlemeler daha ağır basıyor. Tam olarak jazz değil, new age gibi. Yine de, o sıcak yaz akşamında bizi serin yerlere götürdü bu üçlü. Bu yolculuğun devam etmesi dileğiyle… :)
Tag Archives: Arkeoloji Müzesi
İstanbul Caz Festivali Part 3: Stanley Clarke Band feat Hiromi…
Heyecan sabahtan başladı. Stanley Clarke ile tekrar buluşmak…Üstüne üstlük bir de methini pek duyduğum ama canlı dinlemediğim Hiromi’yi de yanına almıştı Stanley. Sabah yapılan sağanak yağış uyarıları ile biraz endişelendik tabii…Herhangi bir mekan değişikliği olacak mı sorusuna aldığımız yanıt gerekli önlemlerin alındığı oldu. Rahatladık.Erkenden orada oluverdik. Arkeoloji Müzesinin önünde kapının açılmasını bekliyoruz. Bu arada beyaz yağmurluk veriyorlar.İyi fikir diye düşünmekteyiz.Saat 8.30 gibi kapımız ardına kadar açılıyor…içeri giriyoruz…Bu arada utanarak Arkeoloji Müzesine ilk gidişim olduğunu belirtmek istiyorum. Bahçenin bende bıraktığı etkiyi anlatmak güç. Eğer bir önceki hayat diye bir şey varsa, kesin Romalı filandım ben. Heykellerden gözümü alamadım (daha da ileri gidip eve götürmek istedim esasen)…Gelinmesi gereken yerler listesinde şu an ilk sırada.Konserin başlamasına daha var. Hava soğuk biraz. Bu arada sevgili Poyraz hocam da konsere intikal etmiş. Biraz muhabbet ediyoruz…Fırça yemiyorum ama Eylül’de başlayalım emri geliyor…Uyacağız mecburen…Sevimli kişidir, dediğini yapmamak çikolataya hayır demek gibi…Ve geliyoruz Stanley Clarke dinlemenin faydalarına. Yanımızdan geçiyor ekip. Ben şaşkın “aaaa” filan diyene kadar sahnedeler…Konser başlıyor…Stanley’i dinlemek büyük keyif.Çok güzel riffler çok.Kendisi oldukça sempatik…Hiromi çok çevik hareketlerle piyanosunu çalıyor.Oldukça hızlı ve yerinde duramıyor.Çok tatlı bir piyanist. Resimlerinden biraz daha farklı görünüyor gözüme…davulcu Ronald Bruner Jr. ve keyboardçu Ruslan Sirota. İkisi de gayet rahat…Sakızlı filan…Davulcuyu beğendim, klavyeci Hiromi’nin yanında sönük kaldı…Başka formatta ön planda olur. En güzel espri Stanley’nin. Grup arkadaşlarını tanıtıyor bize. İzleyicilerden biri sen de kendini tanıt dedi, cevap “Ben Louis Armstrong” buna cevap “welcome back” oldu. Soğuk hava dağıldı birden, yaza geçer gibi oldu. Hiç bir parçayı bilmiyorum bu arada. İlk defa dinleyeceğim.Ve ilk parça geliyor…Pek hoş…Bitişine yakın yağmur da konsere katılmaya karar veriyor. Damla damla yağması hoş tabii.Hatta Stanley de parça bitiminde bize gaz vermekten geri kalmıyor. “I love the rain. It’s beautiful, right?” Ve bizden çıkan bir “yeeesss” İkinci parçada yağmur bastırıyor. Ben zaten üzerimden yağmurluğu çıkarmamıştım.Ağaç altında takılıyorum, arkadaşım sayın Derya, benden çok kaptırıp sahne dibinden izleyecek neredeyse konseri.O sebeple de yağmur altında yavaş yavaş ıslanmaya devam ediyor.Artık üçüncü parçaya geldiğimizde şemsiyeler açıktı, ortalarda seyirci artık oturmuyordu. Sahneye bir baktım Stanley’nin kontrbası ve Hiromi’nin piyanosu naylonlarla kaplanıyordu, keyboardçunun da elinde havlu orgunu temizlemeye çalışıyor. Üstelerindeki tente suyla doldu ve durdurmak mümkün olmuyor…Stanley “durum bizim için de gittikçe tehlikeli olmaya başladı. Seneye veya başka bir zaman görüşmek üzere” dedi…Konserin sonunu getiremeden koştura koştura bahçeden çıkıp tramvaya zor attık kendimizi. Eve gelirken üşüdüm…ayağımda sandaletlerle ne kadar ısınabilirim…Allah’tan üşütmedim…Anlayamadığım neden bu konserin yanıbaşımızdaki Aya İrini’ye taşınmadığı oldu. Sabahtan beri biliniyordu havanın böyle olacağı, ani bastıran bir durum değildi…Neyse diyerek bir dahaki sefere organizasyonun daha akılcı kararlar almasını diliyorum…Mini bir konserdi…Tadı damağımızda kaldı…Bir kez daha yemek istiyorum… :)