Kurban 2010

Soğuk bir İstanbul akşamı Kurban konseri için Taksim yollarına düştük. Uzun zamandır izlememişiz içimizde bir merak nasıl olacak acaba diye…İstanbul Live Performance Hall’a saat 22.30 sularında geldik. Konserin 23.00te başlayacağını tahmin ederek.Tutturamadık…:) Bir yarım saat daha eklemek gerekiyormuş. Alıştık.Fakat yine de bu mekan politikasını sevmiyorum. Kapı açılış saatinin 21.00 olarak gösterilip konserin 23.30da başlaması nasıl bir mantıktır hala anlayabilmiş değilim. Madem 21.00 diyorsun o zaman saat 22.00de bir ön grup koyarsın, 23.30a kadar milleti oyalar. Gerçi dün akşamki DJin seçtiği parçalar fena değildi ama yine de o bekleme anı  sevimsiz oluyor.Neyse…

Konser beklentim, daha önceki konserlere gidenlerin yorumlarından ibaretti: Çok ağırlıklı olarak son albümden parçalar çalınacak, 3-4 tane de eskilerden. Taş çatlasa 1,5 saat sahnede kalacaklarını hesaplamıştım. Bundan daha fazlasını beklemiyordum…:)

Önce basstacım Kerem sahneye çıktı.Benim için her zaman ağır abi görünümlü fırlama kişi. :) Sonrasında saçları topuzlu bir Japon jedi havasında Özgür o güzelim Gibson’ına sarıldı. Onu izleyen basketbolcu endamında “sempatiğimizsin” tadındaki Burak tabii.Başladı.O da ne???Yok canım…Değildir…Intro o işte…Nasıl yani???…Sarı Çizmeli Mehmet Ağa şaşkınlığı! Bir anda alkışlar…Okeyin dördüncüsü de gelmiş. Haşarı çocuk Deniz…

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yla başlayan konser şaşkınlığı bir anda yerini masallar aleminin o güzel mutluluğuna bıraktı. Dinlerken kendimden geçtim, bütün şarkılara eşlik ettim, hopladım zıpladım, yine arada gözyaşlarım süzülüverdi (ah, o “Ben Değilim” yok mu)…Sen “Gelme” desen de geleceğim…inadım inat…”El yan yana göz yan yana kulak yan yana”…müzisyen dinleyici yan yana ve can cana…”Bu ateş sönmez belli”…sahnedekiler böyleyken…”Yaşarken yoktan var edilmiş bir dünyada, inanmak mümkün mü ölmek ve yok olmaya?”…”Sorma”…sormuyorum, sorguluyorum…dünya düzeninin hali nicedir…”Sen, yobaz, efendinin sağ yanında yerini al”…”Korkutun ki tapsınlar, kaçan varsa vursunlar…günahsızsa yaksınlar, saklanan varsa bulsunlar”…”Kör vicdanım artık pes et…Haaaaaaaaaayır”…”Ruhunu bana satanlar gelip benden alsınlar…Efendi şimdi iktidar”…”İnsin tokmak bitsin rüya”, at bir yumurta dönsün dünya…”Her bende bir sen var insan unutkan biraz”…Onun için unutma…”Sen korktukça sen kaçtıkça zorba da gelir üstüne…davranmazsan haykırmazsan her gün dolanır ensende”…politika yeter…Kuşum Aydın tonlamasıyla “Ayy, şimdi hangi parçayı çalalım anacım?”…Politikaya püf diyelim…Hoh deme püf de…perdeyi ört kız, açma da ört kız…(ah, o bass riffleri ah)…”Kendimi yormadan” ulaştım size, ruhunuza da dokundum…Herşeye rağmen müzik yapıyorlar şu Istanbul’da…Kurban olayım sizin yaptığınız her bir şarkıya…Takılmışız oltaya alma bizi dalgaya…Başka işiniz yoksa bekliyoruz yatıya…:) Tabii, tabii dördünüz birden…Ve vurucu son…”Yalannnn”…şarkının içinden Bob Marley and the Wailers geçti…saat biraz zorlasak neredeyse 2ye geliyordu…rüya dediğin…:)

Son notlar…Deniz artık gitar çalmıyor, kendini tamamen vokale vermiş. Canı sıkılmıştır garanti. :) Bir sonraki konserde davul çalarken görebiliriz derim, nasılsa bası denedi, biliyoruz. Şekilden şekile girebilen sesiyle Deniz aslında çok da iyi bir vokal kim ne derse desin. Benim fikrim bu yönde. Deniz’in gitar eksikliğinden doğan boşluğu doldurma işini Kerem ve Özgür üstlenmiş. Gayet de dolu bir sound yakalamışlar, diğer gitarın olmayışı çok belli olmuyor. Özgür artık Nirvanaya ermiştir. Çok güzel bir stil, solo atma ustası, olaya çok hakim. Kerem için ben en başından beri basstacım deyip dururum. O ellerin bana ait olma rüyası bile güzeldir. O bambaşkadır. Burak her zamanki gibi tuşeler ve ataklar içerisinde gömülmüş, doğru vurulacak zamanları bulan bir davulbilimci…Ses biraz kötüydü yine de…Ses masasının önünden izlesek de, zaman zaman Kerem’in baslarını duymak için biraz emek sarfetmek gerekiyordu. Vokal yine geri plandaydı. Tamam, Deniz’in ön planda olan cırtlak vokal sevmediğini biliyorum ama bir yarım doz daha yüksek olsa, sözler daha net duyulur kanımca. Onun sesi bastırsın demiyorum, clean olsun diyorum.Madem İstanbul Live kendini performance hall olarak değiştirmiş, biraz da ses sistemine yatırım yapsaymış demekten de kendimi alamıyorum.Yaptıysa da yetmemiş.

Dip notlar…beklediğimin çok üstünde bir performanstı. Çok güzel, mantıklı bir setlist yapmışlardı. Bütün albümlerden parçalar çaldılar.Tüm şarkılara eşlik ettim. Bazılarını hanidir dinlemesem de unutmamışım. Bir dınn sesiyle sözler ağzımdan dökülüverdi. Bir diskografi tadındaydı konser.Adeta hayatım gözlerimin önünden geçti ve bir kez daha anladım ki, Kurban hayatımın en önemli gruplarından biri. :) İyi ki varsınız, yahu…

Son söz…Ben bu gruba hayran, dönüp de dinlemeyen…:)))) Anladınız siz onu…

Son öneriler…tüm rock ve metal grupları, şanslı 5 hayran seçip, onları konserin ertesi  günü masaj salonuna gönderen promosyon yapmalı…Kafa sallamaktan boynum tutuldu benim…:))

Seu Jorge & Almaz

Saturday night…we were experiencing the lovely weather that covered us with its summer blanket while we were in the last month of autumn. Thanks to Garanti Caz Yeşili, I won a ticket to Seu Jorge and Almaz concert that night and the night started to fill in with Brazilian wind…:) Although I didn’t know lots of songs by him, it was OK with me as discovery mode is always a good one. So, once again, we were at Babylon to watch them performing live…

There Seu Jorge came to the stage with his coat and dark glasses…he was so cool throughout the concert…dance moves were unique…he has a laid-back voice, not very playful but he played with his electronic toys to add a variety which surprised me really…the only trouble was that he spoke in Portuguese in between and made it impossible to understand what stories he was telling…:) His group Almaz consists of the guitarist Lucio Maia, drummer Pupillo and the bassist Alexandre Dengue plus the percussionist Gustavo Dalva…:( They were so lovely…I liked Maia’s guitar tone and style…nice distorted dubby guitar can immediately flow into rock, latin,and soul waters…Dengue’s basslines were stable, fast and sometimes playful…Pupillo whose name reminds me of a football player, played the drums like a footballer. He was so rhythmic, careful and vivacious…unfortunately, I didn’t hear Gustavo Dalva well enough to make a comment…The group was so cute and sympathetic. I loved their vibe on stage….otherwise it would have been impossible to dance all night …:)

I was expecting samba songs from them, but what I experienced was the songs carrying the flavours of rock, funk, psychedelic and soul as well as samba. The band started the evening’s proceedings low as Jorge picks up a flute and the slow rattling groove and haunting melody of “Errare Humanum Est” (a Jorge Ben song). It was original with Seu’s laidback voice and Lucio’s  spluttering guitar. Jorge has a unique choreography…shuffling his feet…shoulders as well…grooving around the stage. Among the other songs I remember Michael Jackson’s “Rock With You”. It was an energetic and rhythmic version.The interesting part was that the percussionist kept the time by tapping a soda bottle and we were singing “All night” parts  out loud…”The Model” by Kraftwerk was so psychedelic with Jorge’s  reverb-laden vocals and Maia’s haunting James Bond-style surfer-guitar licks. The song didn’t offer an extraordinary cover but was travelling in the minor mode and had the potential to fly you high :)  “Cirander”…dub…60s-like…spaghetti Western…because of Maia…“Ziggy Stardust” by David Bowie was another suprise. “Juiza Final”…samba, soul, psychedelic…reverbed…“Mas Que Nada” is one of my favourite Brazilian songs and they played that, too. Especially, Maia showed off his solo skills culminating in a slowed down instrumental version of the song which was well received. After that,  Jorge came on stage sang another song and tied it to Mas Que Nada in the end. I have seen better versions of it but since I love the song, it didn’t matter…And Roy Ayers’ “Everybody Loves the Sunshine” was the best, where Jorge sings “bees and things and flowers” like a bassline…jubilant and mournful…it was the encore song sung again with the whole crowd…:)

Their experimental mood with considering the songs other than Brazilian ones is noteworthy. I believe they will take on a further step in the future. They float away from the traditional samba and get caught in a mixture of different rivers and they are on the verge of being one of the best.  I loved the guitar…especially Maia was fantastic… I loved his every riff…and the bass was nice with its fluent speaking bass riffs…Pupillo with his stable rhythms keeping the group on the main path…Final words…Seu Jorge and Almaz flew me high…I never stopped dancing, humming and swinging…and that was enough…:) The concert was definitely in harmony with the weather that we were experiencing on Saturday…a summer breeze in autumn…:) I hope to get caught in this breeze again…

The video of “Pai Joao” by Babylon…I’m standing right in front of Dengue :))

Seu Jorge and Almaz – The Model (Chapter 1) http://www.youtube.com/watch?v=m4kgEyYfq_

Medeski, Martin and Wood…damn good!

Aklımızda yoktu ilk başta bu konser. İki akşam üstüste konsere gitmek biraz yorucu oluyor diye ertelemeye çalıştığımız bir Pazar konseri idi bu.Ama sonra…Umut  ’Beni bu konser heyecanlandırıyor, ben gidiyorum’ dedi…Düşündük, taşındık.Dedik ki “Tamam, yahu.Gidelim, biz de dinleyelim”.Önce Babylon’da Alp Ersönmez Quartet’i  (onu da sonra yazıcam) dinledikten sonra saat 21.00de Şişhane’den gide gide Saloniksv’nin kapısına dayandık…Yenilenmiş Salon’u teftiş ettik :) Sanırsın İstanbul Mimarlar Odası’ndan geliyoruz…Merdivenlerin büyütülmesi iyi olmuş, oralara da oturulur pekala.Sahnenin önündeki merdivenler kaldırılıp sahneye dahil edilmiş.Bar salonun sol arka köşesinde hizmet vermeye başlamış yeni dizaynıyla…beğendik. Nasıl geçeceğini hem kestirdiğim hem de kestiremediğim bir konserdeyim. Nasıl oluyor demeyin, oluyor. Konser öncesinde bildiğim, doğaçlamanın baskın olduğu groove-funk jazz yapan bir grup. O sebeple aslında her ne kadar kestirilemese de funk, jazz, doğaçlama işin içine girdi mi acayip ve güzel şeyler olacağını bilirsin. Bekliyoruz. Müziğin içine girmek istediğimiz ve her şeyden uzak olmak için erken gelip önde tünedik her zamanki gibi.

Ve konser… Daha ilk parçada aldı götürdü bizi bu grup.Üç damlacıktan oluşan bir deli nehir gibiydiler adeta. Belli ki birbirlerini çok iyi tanıyorlar, sahnedeki bütünlük, doğaçlamalardaki uyum ve yumuşak geçişler takdirleri topladı. Klavyeden yükselen notalar deliceydi. Parmaklar, ilkbaharda bir çiçekten diğerine uçuşan kelebekler gibi piyano, hammond ve klavyenin tuşlarında geziniyordu. Üflemeli mini bir klavye de vardı işin içinde zaman zaman. Davulun bu kadar bütünleyici bir alet olduğunu bu konsere kadar sanki farketmemiştim. O kadar güzel ritmler, ataklar, tuşeler dağılıyordu ki etrafa hangisini toplayacağımı şaşırdım. Arada da zil, çıngırak, tef sesleri…Zaten konserin ilk parçasından sonra ayakkabıları da çıkardı Martin…:)) Gayet free idi.Basçı Wood gerek elektroda gerek kontrbasta zaman zaman uzun soluklu rifflerle bazen de çok akılda kalan ve tekrar eden rifflerle karşımızdaydı…Birbirlerini tamamlamaya ve iyi dinlemeye o kadar alışıklar ki…Konserin tek garip yanı bu üçlünün hiç bir şekilde izleyiciyle iletişime geçmemesi oldu. Hepsi gayet mesafeli bir duruş içerisindeydi. Medeski ve Martin bakışlarıyla gayet iyi anlaşıyorlardı kendi kendilerine fakat bu çok da yeterli değil bence. İnsan bir kere mi izleyiciyle göz göze gelmez? Belki de gelmez, gerekli değildir ama bir elektrik olmalı yine de arada, bilemiyorum…Buzlar ülkesinde şahane bir konser izlemişim gibi…Her şeye rağmen adamlar iyi müzik yapıyor, şimdilik bu da bana yeter… :)

Medeski, Martin and Wood – Pappy Check http://fizy.com/#s/1mn866

İstanbul Caz Festivali Part 6: Ozan Musluoğlu Quartet feat Tore Johansen…

Sevgili twitter dostumuz Ferit Odman’a sordum: “Bu hafta bir konser tavsiyeniz var mı?” diye, cevap “Bu hafta benim üç konserim var.” oldu. Biz de IKSV Salon’u pek beğendiğimizden, Ozan Musluoglu’nu daha önce canlı hiç dinlemediğimizden, Ferit Odman’ı da başka bir projede görmek istediğimizden ve o pozitif enerjisinden faydalanmayı düşündüğümüzden Salı gecemizi bu olaya ayırdık. Konserden önce Tünel’deki Gloria Jeans’te biraz demlendik. Gelene geçene bakınırken, bir baktık muhteşem ikili hızlı adımlarla yürüyor. Kimler? Kerem Görsev ve Ferit Odman, tabii ki. Sevdiğim müzisyenleri ortalıkta görünce yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Pozitif bir elektrik aldığımdan herhalde. Şaşırmıyorum, onları görmek hoşuma gidiyor…Yine magazine daldırdık, toplayalım. :)…Konserin başlamasına az kala, Kerem Görsev’e takılıyoruz. “Her konserde vardınız neredeyse. Ne enerji. Burada da varsınız.” Gayet içten “Ya, arkadaşları izlemeye geldik. Yalnız bırakmamak lazım.” deyip hemen ekleyiverdi “Tony Bennet açılış konserini yapıcaz. Ona beklerim.” dedi. “Gelmeye çalışırız” dedik ve yerlerimize geçtik…Eskiden konserden önce parçaları çalışırdım, şimdi ise eğer bilmiyorsam orada dinliyorum. Yeni alışkanlığım.Belki de son yıllarda yoğunluktan o şekilde çalışmalar yapmaya vaktim olmadığındandır. Ama Ozan’ın babannesine yazdığı “40″ isimli parçayı biliyorum. Bu duygusallık pek hoşuma gitmişti.Parça da başarılıydı. Albümü “Coincidence” zaten dinlenecekler listesindeydi, bu konserle daha üst sıralara çıktı. :) …Ozan Musluoğlu kontrbassıyla mutlu, sarmaş dolaş. Parmakların bir an bile durma izni yok.Piyanist Burak Bedikyan oldukça coşkulu. Fırtınalı doğaçlamalarla bizi başka diyarlara götürmeyi başardı. Oldukça başarılı, tekniği sağlam. Saksofonda Engin Recepoğulları ekibin hızına karşın oldukça sakin melodilerle farklılığı yakaladı. Ferit Odman davulunu süpürdü, onunla konuştu, zaman zaman atağa geçti. Konuk sanatçı Tore Johansen Kuzeyin dingin havasını salona taşıdı. Gayet rahat. Trompetten net ve keskin notalar salınıyor.Zannedersem onun da bestelerinden çalındı bir tane. Bu konserin sonuna kadar kalamadık ertesi günü işe kargalarla beraber gideceğimden saatimi onlara göre ayarlamak zorundaydım…Genel bakış: İyi bir konser oldu.Canlı performansları düzgün bir grup vardı karşımızda.Daha çok konserler göreceğiz inşallah :)  Duyduğum kadarıyla Ozan Musluoğlu’nun bir sonraki albümünde bir Tore Johansen bestesi olacakmış…dedikoduyu hiç sevmem… :)

İstanbul Caz Festivali Part 5: Fahir Atakoğlu feat Alain Caron & Horacio “El Negro” Hernandez…

Konser tek başına izlenir mi? Yalnızlık adamı sıkar mı?…Bu soruların cevabı az sonra…Bu magazinsel girişten sonra ne desem boş sanırım… :) Benimle gelecek olan arkadaşlar beni son gün ektiklerinden gayet tek başıma konsere gittim. Konsere yalnız gitmenin tek sıkıcı yanı konser başlayana kadar laflayamamak.Gerçi onun da çözümü var.Twitter ve Facebook sağolsun. Hayatımızın her anı Online Chat: Do not disturb (Crime Scene.Do not cross’a göndermemdir)  tadında sarı şeritlerle çevrelenebilir. Ya da hiç beklemediğin bir arkadaşını görürsün, onunla laflarsın.Hepsi gerçekleşti bunların…Sahne müze sütunlarının kırmızı ışığı altında pek antik duruyor, sanki Efes’teyiz.Aslında Kaz Dağlarında olup bir yanda deniz, bir yanda Efes gibi bir antik şehir kalıntıları içinde konser izleyeceksin. Dolce Vita!…Başladık. Fahir Atakoğlu’nu daha önce bir kez canlı izleyebildim. Böyle trio şekli bir ilk benim için. Davulcu Hernandez…pek naif davul çalıyor. Pek attraksiyon olmadan, yerinde süslemelerle gayet sade bir ritm tutturmuş gidiyor ama konser sonuna doğru sakladığı cevherin daha fazlasını da gördük…Alain Caron…6 telli bass…Ben dört tanesiyle başa çıkamazken, 6 beni kıskandırmış, 12lisini çalan insan değildir dedirtmiştir. Yanılmıyorsam “Beyoğlu” idi parçanın adı, Alan Türk makamına pek yakın durdu ve solosunu attı. Bana ilginç geldi. Onun haricinde slapler, sap üzerinde yürümeler filan olmadı zaten müzik de bunlara pek uygun değildi, dehşet doğaçlamalar olmadı. Alan gezindi durdu 6 telin üzerinde yumuşak yumuşak.Fahir Atakoğlu, piyanonun başına oturduğu andan itibaren kaptırdı gitti.Son albümden, bir öncekinden parçalar çaldı. Arada minik hikayeler anlattı.Bu hikayeler hem dozunda idi hem de pek açıklayıcı idi.Fahir Atakoğlu’nun yaşamından kesitlerdi. Benim anladığım şu oldu: Hayatı tahminimden zor geçmiş. Babası tüccar olacağını düşünürken, o müzisyen olmuş. Amerika kolay olmamış.Fahir bunu duyduğum İlhan’dan sonraki ikinci müzisyen. Evet hayatın ve sanat yapmanın zorluğunu biliyorum tabii ki de ama sanki onlar yetenekli oldukları için daha kolay üstesinden gelebilirlermiş gibi duruyorlar ama şunu da biliyoruz ki yetenek çok kişide var, önemli olan farklı ve güzel bir şeyler ortaya koyabilmekte. Neyse, uzatmayalım, Fahir bunları anlatırken gözlerim doldu ne yalan söyleyeyim. Duygusallık mı, sanatçı ruhu mu yaşlılık halleri mi bilemedim. Önemli de değil. Geçelim Black Sea’ye de biraz havamızı bulalım. Omuzları oynatmamak için zor tuttum kendimi. :) Galata, Ağır Roman, Aheste…hatırlayabildiklerim. Melodiler o kadar bizden ki…ben olaya doğu-batı sentezi olarak bakmıyorum. Müzik evrensel bir dil. Elimizdekini başka dillere çevirmek çok hoş. Ve bu çeviri, her çevirmenin elinde farklı bir hale geliyor.Olması gereken bu değil mi? …Fahir’de klasik düzenlemeler daha ağır basıyor. Tam olarak jazz değil, new age gibi. Yine de, o sıcak yaz akşamında bizi serin yerlere götürdü bu üçlü. Bu yolculuğun devam etmesi dileğiyle… :)

İstanbul Caz Festivali Part 4: Enrico Rava & Stefano Bollani…

Enrico Rava ve Stefano Bollani konserine bu defa davetli gidiyoruz. İtalyan Kültür sağolsun…:) Seviyorum onları. Enrico Rava’yı başka projelerinde dinlemişliğim vardı. Ama çok hararetli takipçilerinden sayılmasam da buraya kadar gelmişken dinlemeden bırakmam. Aya İrini’deyiz bu defa. Konserin başlamasına 10 dakika filan kala içerideyiz. Hava yine kapalı ama bu kez mekan da kapalı olunca içimiz rahat. Yerimize ulaşmaya çalışırken Kerem Görsev ve Ferit Odman ikilisi takılıveriyor gözüme…Geç kaldık diye bir merhaba bile diyemeden geçiyoruz…Bu defa yol tıkalı. Bu yer bulma işi zorlu oluyor biraz. Vakti zamanında Gündemde Sanat Var programıyla beni modern sanatla tanıştırmış, anlayabilmemi sağlamış çok sevdiğim, tabii ki de beni tanımayan Ali Akay’a “Affedersiniz, hocam. Şöyle geçebilir miyiz?” diyerek yol istiyoruz. Kendisi şaşkın bakıyor. Bir an düşünmüştür öğrencim herhalde diye… :) Onu da seviyorum. Tam arkadaşımı görmüş, hatta yanı boş diye oraya kurulacakken görevli çocuklar gelip bizi oradan kaldırıyor, sizin yeriniz ortada diyerek bizi resmen sahnenin önüne alıyor. 4 sıra var…çok değil….gayet samimiyiz sahneyle… :D Daha enterasanı arkadaşımın eşinin yanındaymışız. İlk defa karşılaşıyoruz.Tanıştık. :)  Enrico Rava ve öğrencisi Stefano Bollani çıkıyorlar sahneye. Bir piyano ve trompetten ibaret herşey. Oldukça sade. Enrico’nun trompet notaları pek dik…Yumuşak bir melodiyle başlayıp bir anda doğaçlama ormanına girmiş gibi oluyor insan.Cheek to Cheek’i başlangıç ve son hariç arada anlayabilen olduysa ne ala…bambaşka bir parça oldu o. Öğrencisi Stefano çok hareketli…çalarken yerinde duramıyor, omuzlar oynuyor, ayağa kalkıyor, yan oturuyor, bir ara bir ayağını altına alıp öyle çaldı ama gözler hep hocasında…Aralarındaki elektrik çok güzel. Mini teatral ve komik sahneler de oluyor. Benim sevdiğim tatta hoca-öğrenci…Piyano güzel bir eşlikçi oldu, kimi zaman başroldeydi…Stefano’nun parmaklarına yetişmek mümkün olmadı.O da hocası gibi doğaçlama alemlerinde geziyor, yok, koşuyor adeta… :) Perry Hanım için zor bir konserdi.Zaten jazz sevmez bir de böyle bol doğaçlama olunca sırf İtalyan olmalarının hatırına sesini çıkarmadı kızcağız… :) Benim içinse şaşırtıcı ve teknik oldu çünkü Enrico’nun diğer çalışmalarından farklıydı.Stefano’yu çok şirin ve yetenekli buldum…Çıkış: Yağmur tabii ki…Bu defa hazırlıklıyız tabii ki. Kıyafet ve ayakkabılar uygun…Aya İrini beni benden aldı mimari açıdan. Pek sevdim.Gelip gezilecek mutlaka…uzun uzun… :)

İstanbul Caz Festivali Part 3: Stanley Clarke Band feat Hiromi…

Heyecan sabahtan başladı. Stanley Clarke ile tekrar buluşmak…Üstüne üstlük bir de methini pek duyduğum ama canlı dinlemediğim Hiromi’yi de yanına almıştı Stanley. Sabah yapılan sağanak yağış uyarıları ile biraz endişelendik tabii…Herhangi bir mekan değişikliği olacak mı sorusuna aldığımız yanıt gerekli önlemlerin alındığı oldu. Rahatladık.Erkenden orada oluverdik. Arkeoloji Müzesinin önünde kapının açılmasını bekliyoruz. Bu arada beyaz yağmurluk veriyorlar.İyi fikir diye düşünmekteyiz.Saat 8.30 gibi kapımız ardına kadar açılıyor…içeri giriyoruz…Bu arada utanarak Arkeoloji Müzesine ilk gidişim olduğunu belirtmek istiyorum. Bahçenin bende bıraktığı etkiyi anlatmak güç. Eğer bir önceki hayat diye bir şey varsa, kesin Romalı filandım ben. Heykellerden gözümü alamadım (daha da ileri gidip eve götürmek istedim esasen)…Gelinmesi gereken yerler listesinde şu an ilk sırada.Konserin başlamasına daha var. Hava soğuk biraz. Bu arada sevgili Poyraz hocam da konsere intikal etmiş. Biraz muhabbet ediyoruz…Fırça yemiyorum ama Eylül’de başlayalım emri geliyor…Uyacağız mecburen…Sevimli kişidir, dediğini yapmamak çikolataya hayır demek gibi…Ve geliyoruz Stanley Clarke dinlemenin faydalarına. Yanımızdan geçiyor ekip. Ben şaşkın “aaaa” filan diyene kadar sahnedeler…Konser başlıyor…Stanley’i dinlemek büyük keyif.Çok güzel riffler çok.Kendisi oldukça sempatik…Hiromi çok çevik hareketlerle piyanosunu çalıyor.Oldukça hızlı ve yerinde duramıyor.Çok tatlı bir piyanist. Resimlerinden biraz daha farklı görünüyor gözüme…davulcu Ronald Bruner Jr. ve keyboardçu Ruslan Sirota. İkisi de gayet rahat…Sakızlı filan…Davulcuyu beğendim, klavyeci Hiromi’nin yanında sönük kaldı…Başka formatta ön planda olur. En güzel espri Stanley’nin. Grup arkadaşlarını tanıtıyor bize. İzleyicilerden biri sen de kendini tanıt dedi, cevap “Ben Louis Armstrong” buna cevap “welcome back”  oldu. Soğuk hava dağıldı birden, yaza geçer gibi oldu. Hiç bir parçayı bilmiyorum bu arada. İlk defa dinleyeceğim.Ve ilk parça geliyor…Pek hoş…Bitişine yakın yağmur da konsere katılmaya karar veriyor. Damla damla yağması hoş tabii.Hatta Stanley de parça bitiminde bize gaz vermekten geri kalmıyor. “I love the rain. It’s beautiful, right?” Ve bizden çıkan bir “yeeesss” İkinci parçada yağmur bastırıyor. Ben zaten üzerimden yağmurluğu çıkarmamıştım.Ağaç altında takılıyorum, arkadaşım sayın Derya, benden çok kaptırıp sahne dibinden izleyecek neredeyse konseri.O sebeple de yağmur altında yavaş yavaş ıslanmaya devam ediyor.Artık üçüncü parçaya geldiğimizde şemsiyeler açıktı, ortalarda seyirci artık oturmuyordu. Sahneye bir baktım Stanley’nin kontrbası ve Hiromi’nin piyanosu naylonlarla kaplanıyordu, keyboardçunun da elinde havlu orgunu temizlemeye çalışıyor. Üstelerindeki tente suyla doldu ve durdurmak mümkün olmuyor…Stanley “durum bizim için de gittikçe tehlikeli olmaya başladı. Seneye veya başka bir zaman görüşmek üzere” dedi…Konserin sonunu getiremeden koştura koştura bahçeden çıkıp tramvaya zor attık kendimizi. Eve gelirken üşüdüm…ayağımda sandaletlerle ne kadar ısınabilirim…Allah’tan üşütmedim…Anlayamadığım neden bu konserin yanıbaşımızdaki Aya İrini’ye taşınmadığı oldu. Sabahtan beri biliniyordu havanın böyle olacağı, ani bastıran bir durum değildi…Neyse diyerek bir dahaki sefere organizasyonun daha akılcı kararlar almasını diliyorum…Mini bir konserdi…Tadı damağımızda kaldı…Bir kez daha yemek istiyorum… :)

İstanbul Caz Festivali Part 2: Chick Corea Freedom Band…

Akşam hava güzel, tatlı tatlı esen bir rüzgar var. Açıkhava, bize yine güzel bir konserde mekan olmuş. Kaç konser izledi acaba o duvarlar, koltuklar?…Konserin başlamasına 15 dakika önce oradayız. Allah’tan geçen yıl kapalı olan kısa yol, bu yıl halka açılmış yoksa, değil 15 dakika önce, konser başladıktan 15 dakika sonra orada olurduk. Yerimize geçtik ama pek beğenmedik…Bu yıl biraz gecikmeli alınca biletleri, yer konusunda biraz zorlandık. Açıkhava’nın üst taraflarında solda bir yerlerdeyiz. Neyse artık deyip muhabbet ediyoruz. Ben @istanbulcazfest ve @cazyesili’ne konser ile ilgili tweetler atıyorum arada. Niye böyle bir görev edindiysem kendime :) Çok gaza geldim bu yıl. Konserin başlamasına 5 dk filan kaldı, baktık hala üst orta taraflarda boş yerler var. Niye diye düşünürken bir anda çakıverdi şimşek: Dünya Kupası…Hep böyle güzel zamanlara denk gelmeli bu futbol maçları. Ortalıkta pek kimse olmasın, meydan bize kalsın. Gayet bencilim. Konserin başlamasına 1 dakika kala, biz aynen boş yerlerden birine oturduk. Ve tam o anda da konser başladı. Piyanoda Chick Corea, saksofonda Kenny Garrett, basta Christian McBride ve davulda Roy Haynes’den oluşan muhteşem kadrosuyla “Chick Corea Freedom Band“…Tam bir All-Star Team…Konserdeki ilk notadan son notaya kadar uyum harikaydı. Bu grup, klasik cazı aşıp ağırlıklı olarak doğaçlamaya yönelik bir müzik yapıyor ve gerçekten de adı gibi. Chick Corea piyanosuyla oynarken aynı zamanda oyunun lideri olduğunu çaktırmadan hissettiriyor. Davulcu Roy Haynes…muhteşem bir performans. 80 küsur yaşında ama “forever young” olmanın formülünü bulmuş herhalde. O nasıl davul çalmaktır? Öyle enerjikti ki konserin ortasında, diğerleri kendi enstrümanlarını burakıp davulun başında buldular kendilerini ve bu dörtlü davul çaldı aynı anda. Ve seyirciyi de boş bırakmadı…alkışlarla o davulun ve grubun parçasıydık. Anlatılmaz yaşanır denen cinsinden bir tecrübe idi bu. Kenny Garret’ın saksofon soloları, kendisinin ritmik olarak bir ileriye bir geriye sallanmasıyla renkliydi, coşturucuydu. Christian McBride kontrbasıyla, güzel bass rifflerine imzasını attı. Aynı dili konuşuyorlar…soloların biri bitiyor diğeri başlıyor, geçişler o kadar yumuşak ki…Hepsi bir anda melodiye döndüklerinde kaldığı yerden devam eden film tadında oluyorlar…Ve “The Real KennyG” esprisi ile de hepimizi kahkalara boğuyor Chick Corea… :) Nasıl geçtiği anlaşılamamış bir konserdi…gerçekten pek özgürdüler…bizi de alıştırıp, gittiler…:)

Mike Stern, Dave Weckl, Randy Brecker, Chris Minh Doky…

Mike Stern Band İstanbul Jazz Festivali kapsamında değildi ama sanki varmışçasına olağandı bu konser. Fusion’a çikolata muamelesi yapmak için oradayız.Tadından yenmez diye düşünüyoruz.Konserin başlamasına yarım saat kala geldik. İçerisi oldukça kalabalık.Bize verilen masaya yerleştik.Şansımıza -ağlayayım mı güleyim mi bilemiyorum- isveç asıllı, ismi hakan ama aksanı ruslara benzeyen, çok konuşan, ses ayarı yapamayan, ikide bir mamma mia diyen ve ellerini biraz fazla kullanan bir adamla birlikte bir de bir çiftin bize eşlik ettiği bir masadayız. Masadaki iki adam da davulla ilgili.Ben ise Mike Stern’ü merak etmekteyim. Biz beklerken etrafa bakınıyoruz tabii ki, bir tanıdık var mıdır yok mudur diye. En tanıdık sima Kerem Görsev gözüme takıldı. Bir de yanılmıyorsam Yaşar…Neyse, içerisi loş ve daha da kalabalık olmuş. Garsonlar misafirlere yetişemiyor. Konserin başlamasına az kaldı. Düşünceler…konser esnasında yemek olmamalı bence….sadece içki ve atıştırmalık bir şeyler…ben olsam karşımda yemek yenmesine sinir olurum, bu müzisyenler iyi dayanıyor cidden. Trompetçi Randy Becker ve bassçı Chris Minh Doky, bizden izin isteyerek arkamızdan geçmeye çalışıyorlar.Mekan küçük, izleyici büyük.Dave Weckl nerden geçerek geldi bilemedim. Aytek Sermet sahneye çıktı grubu tanıtmak üzere. O konuşurken, bir anda seyircilerin arasından “hi, guys” deyip gülümseyen Mike Stern sanki evinin oturma odasına geliyormuş gibi geliverdi…Bende şaşkınlık. :) Ne kadar doğal bir kişiymiş kendisi. Ve konser başladı.Konser demek biraz yetersiz geliyor.Masalsı şarkı dünyası filan demeli.Mike’ın gitar tonu pek yumuşak ve pena adeta gitarı hafifçe okşuyor.Pek fazla pedal filan da yok önünde.Konser boyunca yüzünden gülümsemesi eksik olmadı.Arada grup elemanlarını tanıtmak için konuştu sadece. Dave Weckl’ı pek beğendim.Adamın soloları mükemmeldi. Randy Brecker gayet soğuk ama güzel melodiler döktürdü o trompetten (ama yine de benim en sevdiğim Erik Truffaz).Chris Minh Doky, elektro kontrbassla çıktı karşımıza. Ben bu tip bass kullananları pek tanımıyorum. Bir Poyraz’ı bilirim. İlginç bir alet. Arada normal bass’a da geçti. Geniş bir perspektif. Bassline’lar bir kaç parça hariç çok yürek yakıcı değilse de hoştu. Solo pek başarılı idi ama. Adam kaptırdı gitti. Ne yazık ki kısa süren bir konserdi. 1 saat…yetmedi. Ardından CD satışı başladı. Kerem de Mike’a pek yardımcı oldu. Biz de geri kalmadık tabii…Hanidir almak isteyip de alamadığım Big Neighbourhood albümünü aldım. Kerem’e en sevdiğim twittercılardan Ferit’in (F. Odman) selamını ulaştırdım. Komikti. Kerem olayı hiç çözemeyecek. Beni tanımıyor ama Ferit’in selamı geliveriyor kendisine. Hey gidi internet…garipsin…:))…Uzatmayalım, arkadaşımın zoruyla Mike’a albümü imzalattım. Kendisi ile çok kısa da olsa lafladık. Sarılmalar, gülüşmeler…”Bir set daha var kalın” dedi ama ben ertesi günü işe gideceğimden ve de mekanın uygulamasından (her bir sete ayrı para alınıyor) dolayı gitmek durumunda kaldık…Ama müziğe doyduğum güzel bir akşamdı. Keşke Açıkhava’da filan yapılmış olsaydı ve daha uzun sürseydi…Son: jazz-rock fusion…bu karışım çok tehlikeli. Tehlikeyi severim…:)

İstanbul Caz Festivali Part 1: Larry Graham and Graham Central Station

…Bass çalmaya yeni başlamış biri olarak (- ki bence çalıyorum bile denmez, tıngırdatıyorum-) İstanbul’umuzu ziyaret eden her bassçıyı izlemek benim için -her ne kadar yeteneksiz olduğumu düşünmeme yol açsa da- bir ödev adeta…Ama yapmaktan hoşlanıyorum :) Larry Graham slap’in babası olarak biliniyor. İsmini duymuşluğum vardı ama bilgim bir kaç parçadan ibaretti açıkçası. Izleyince  öğreniriz diyerek konserin başlamasına yarım saat kala IKSV salona geldik. İlk defa geldiğim İKSV Salon beklediğimden küçüktü (ne hikmetse daha büyük olduğunu düşnmüştüm)ama sevdim. Küçük mekanlarda müzikle daha iç içe oluyor insan.Sahneye yakın oluyorsun ve sahnedeki enerjiyi daha yakın hissedebiliyorsun. Gerçi Larry Graham daha içeriye adım atmasıyla beraber mekanın önemsizliğini bize kanıtladı.Bizim girdiğimiz kapıdan ellerini çırparak ve uygun adım şarkı söyleyerek girmeye başladılar konser alanına bir bir.Şaşırdık.Attraksiyonu seviyorum.:) Ve daha ilk nota ile birlikte 2 saate yakın dansımız ve eğlencemiz başladı. Grup komple beyazlar içerisindeydi. Tam klasik bir New Orleans caz grubu görünümündeydiler, sene 70ler 80ler filan…:) Grupta en yaşlı Larry, diğerleri daha genç fakat hepimize 10 basar.Hem vokal, hem bass, hem dans, hem de izleyiciye ve sahneye hakim ol…e ayakkabı bağlayıcısına kadar gider bu… :D 2 klavye, 1 davul, 1 elektro ve bir bayan vokal. Bayan vokalin adı Bizkit :) Pek sempatik bir kızdı. Beline kadar gelen kızıl saçları, beyazda en az sesi kadar güzel duruyordu. Hayatımda izlediğim en iyi performanslardan biriydi. Parçalar çok melodik ve akılda kalıcıydı. En çok funk…dibine vurduk herhalde…Parçaların arasında Larry şarkıların hikayesini anlattı hep ve müzik daima bizi de içine alıyordu. El çırpıyoruz, dans ediyoruz, söylüyoruz, ritm tutuyoruz…Larry başlangıçtan sonuna kadar slap attı. Distortion’da bile!!!Elime alsam ben bile öyle slap atarım havasını yaratıyordu izleyicide. Nitekim bu havaya fena kapılanlar oldu. Konserin ortasında önce bir genç aldı bassı eline mini improvization yaptı, ardından ondan daha da genç bir oğlan çıktı, o da takıldı kendince. Son olarak bir izleyici de “ben de şarkı söyliycem” diyerek masalsı gruba eşlik etti…Bitmedi…Arada Larry ve Bizkit aramıza indi, bizimle dans ettiler. Tabii Larry Baba’nın elinden gitarı düşmedi. Larry Baba benim de elimi tuttu tam şarkıda “Hold your hand” lafı geçerken. El de verdi artık bass çalamazsam, slap atamazsam bana yazıklar olsun :D Olsun mu? Olsuuun…:D Konserin bitmemesi için elimizden geleni ardımıza koymadık. Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar…Ve tabii ki bir kez daha sahnedeler…Bu defa Larry’nin eşi de çıktı. Onunla beraber dansedip, arada mini vokal yaptı. Çok tatlılardı…:) Sona gelindiğinde yine geldikleri yerden çıktılar…Konser sonrası klavyecilerden biriyle, Larry ve Bizkit’le resim çektirmece, DVDye ve bilete imza attırmaca…Larry Baba’ya sarılmaca…:D Bence festivalin en iyilerindendi…:) İyi ki gitmişim…Tek üzüntüm daha önce tanımamak oldu…Canlı izlemek bambaşka bir olaydı…Dance to the music’i hala mırıldanıyorum…

(Not: Resimler…daha sonra gelecek…)

EPOL 9 2010

EPOL Malları bunlar! Geel! Geel! Fırıldaklara Geeel!…Geçirdiğim en güzel haftasonlarından biriydi. Bunun gerçekleşmesini sağlayan öğrencilerime buradan bir teşekkür yollamayı borç bilirim. :) Hey gidi gençlik…Devam…

…Gelelim festivallerin faydalarına…her yıl belli aralıklarla, kür şeklinde bir kaç doz alınmalı.Müzikle dolu, yeşil bir alanda arkadaşlarla eğlenmek kesinlikle bambaşka bir dünyaya açılan kapı.Alice in Wonderland gibi…Yedik, içtik, güldük, dans ettik, eleştirdik, beğendik, beğenmedik, muhabbet ettik, uyuduk (esasen ben değil), ıslandık, üşüdük, dağıtılan herşeyden tattık, insanları izledik, oyun oynadık, eğlendik…

…1. gün…

…saat 4′te AKM önünde birbirimizi bekledik…ve 4.30 gibi ver elini Santral Istanbul. Geldiğimizde Sattas sahnedeydi. Etrafı şöyle bir dolaştık, nerede ne var diye bakındık…Sonra sıcaktan bayılma modu ve gölge bir yerde çimler üzerine tüneme. Konu müzik tabii. Bu arada Sattas Black Magic Woman diyor, get up stand up diyor, oturduğumuz yerden eşlik ediyoruz.Sonra gelsin muhabbet ve içkiler…

…Batu Wayne’in komutuyla sahnenin yakınlarındayız. Ve karşımızda The Whitest Boy Alive…ilk etki: çok sevimliler. Müzik başladı ve 2. parçadan itibaren dansa başladık ve konser bitene kadar da enerji devam etti.İyi bir sahneleri var, klavyecileri kendini aşmış, seyirci ilişkileri pek başarılı, şarkılar güzel, chris isaak’ten wicked game bile geldi…:D…Ertesi gün tüm albümlerine ulaşıldı…

…Fischerspooner’a gelindiğinde sahne bir panayıra dönüştü. Dansçılar sardı her yanımızı ama müzik beni pek sarmadı açıkçası. I don’t need to need you…dan başkasını beğenemedim…

…Ve beklenen bomba Groove Armada patladı…ışık gösterileri…solistin dans figürleri…iyi setlist…ama adını koyamadığım bir şey vardı içime sinmeyen…biraz ruhsuz çaldılar gibi geldi…bilmem benim hissiyatım bu yönde…dans ettim mi ettim…sahneye pek bakmadım bile…:D….

…2. gün…

…daha erken bir saatte oradayız…biraz guitar hero…ortalıkta takılmaca…çimlerde uzanmaca…ortada ikram edilen biraları denemece…kahveli olan ilginçti gerçekten…kahveseverler için değişik bir seçim olabilir…arada ilhan’ın yanına damlamaca…ilhan ve bora’yla biraz muhabbet…sonrasında gizli özne kulaklarımızda güzel tınılar bıraktı…the revolters gayet başarılı…sahne önünde dikilemedik pek…sıcaktı…enerjimizi İstanbul sessions’a sakladık…ve o an…mösyö truffaz sahnede provada…kendisine gülümsemelerimizden fırlattık…kendisi artık beni tanıyor, o kadar çok konserde bulundum ki…yeni trompetiyle mutluydu…ve İstanbul sessions sahnede…ve ilk parçadan – ki ismi freedom- sonra yağmur başladı…inatla sahne önünde dikildik…halimizden memnunduk…selim, bosphorus, les ottomans…biraz dub, biraz saykodelik, biraz klasik…konserin sonu ıslaktı…:)…izzetin fırlattığı havlu ile hastalanmaktan kurtuldum…derhal sıcak bir yerlerde olma isteği baskındı…wild beasts…beklediğime değdi…başarılı bir performans sergilediler…pek yeteneklilermiş…belki biraz daha sahnede enerjiyi yansıtabilirlerdi…ama yine de beğendim…akşam çökmüştü artık…sophie’yi bekliyorduk gözümüz faltaşı gibi açık…ilk izlenim…bacakları güzel…siyah saç başarılı…kıyafet taş bebekler gibi…müzik güzel…sahne kalabalık…kendisi pek dans etmiyor ama önemli olan bizim dansetmemiz…ve ettik tabii ki…ve sonunda murder on the dance floor olabilirdi…son ting tings’ti ama ne yazık ki ben tın tın eve dönmek zorunda kaldım elde olmayan sebeplerden dolayı…

…tam yaz tadında, sıcakta dondurma ayarında bir festivaldi…