Havadan Sudan – 5

* Dün sergi gezme günüydü…bir rota belirledik kendimize akşamüstümüz bir anlam kazansın diye…Öncelikle Borusan Müzik Evi’ndeki Madde ve Işık sergisini gezdik. Her bir çalışma uzun süren bir düşünce silsilesinin sonucu ortaya çıkmış. En beğendiğim diyebilmek zor, hepsi farklı yönlerden etkileyici. Beni şaşırtanları yazabilirim herhalde…

Kurt Hentschlager’in “Hive” isimli çalışması insanı hayaller alemine götürüyor. 3 boyutlu gözlüklerle izlenen bu çalışmada amorf figürler dağılıyorlar, bir araya geliyorlar, adeta dans ediyorlar, bir yumak oluşturuyorlar (isme ithafen kovan demek lazım), yokoluyorlar ve tekrar beliriveren bir döngüsel hayatı anlatıyorlar. Eşlik eden müzik biraz gerilimli ise de izledikleriniz okyanus dibinde şimdiye dek görülmemiş bir yaratık türünü tanıtan bir belgesel tadında. Premiyerini de burada yaptığını belirtmekte fayda var. http://www.kurthentschlager.com/

Quartet for Dot Matrix Printer isimli çalışma ise etkileyici idi. Metinlerden oluşan notaları basarak müzik yapan 4 yazıcı bu defa müzik için biraraya gelmiş. Bu çalışma, yazıcıların aslında hayatımızı ne denli içinde olduğunu ama bu şekilde kullanılmalarının bize bir o kadar da şaşırtıcı gelmesini anlatıyor bence. O kadar kanıksamışız ki yazıcı kullanımını onların biraraya gelince böyle bir müzik topluluğu oluşturabileceğini aklımızdan bile geçirmemiştik. İçimden geçen…”Püskürtmeli yazıcılarda durum ne olur? Nasıl bir müzik oluşur? Püskürtmeli jazz”…:) http://vimeo.com/6870738

Julien Maire’ın çalışması Exploding Camera en politik olanı idi. 11 Eylül’den 2 gün önce, 2 El-Kaide bombacısının patlayan bir kamerayla Taliban karşıtı Komutan Mesut’u Afganistan’da öldürmesi üzerinden yola çıkan Maire, o tahrip olmuş kameranın çalışmaya devam ettiğini varsayarak hep savaş filmi çektiğini düşünmüş. Sergide de, TVye bağlı içi açılmış bir kameranın üzerindeki kesilip yapıştırılmış filmlerin sırayla dönerek, çeşitli renkteki ışıklarla yansımasını ve hareketini izledik.

Christian Partos’un “VISP” isimli çalışması ise “Bizim eve de bundan isteriiiiz” , “Bunun küçüğünü ve manuelini ancak yaparız, o da yanında geçmez” yorumlarına maruz kaldı. Karanlık bir odada 5 ışıklı kablo ve, 10 m uzunluğunda bir atlama ipi, bilgisayarların da yardımıyla bir “ışık deseni” makinesine dönüşmüş.  Karanlıkta o desenler o kadar güzel görünüyorlar ki, gökyüzündeki yıldızların atlama ipiyle oynama, zıplama ve koşuşturma hali sanki. Çocuklar gibi şendik misali…

* Sergide uzun bir zaman geçirdiğimizden çıkışta acıkmıştık tabii. Hemen soluğu arkadaşımızın tavsiyesi üzerine İpek Sokak’taki (Hayal Bistro’nun sokağında) “Harbi Köfteci”de aldık. Tabak zengin: pide, köfte, domates, soğan, havuç, marul, lahana. Yanında hafif acılı biber ezmesi ve turşu. Ben söylendiği kadar muhteşem bulmadım ama beğendim diyebilirim. Eli yüzü düzgün, rahatlıkla doyabileceğiniz, fiyatı da makul, minik bir mekan. Denenebilir.

* Enerjimizi toplayınca kendimizi Cihangir’den aşağı, az bilinen yollardan Tophane’ye attık. Antrepo 5teki Time Out Istanbul ve Beyaz Art işbirliğiyle gerçekleştirilen “Yaz Sergisi”ne gittik. Hem ustalar hem de gençlerin buluştuğu fotoğraftan illüstrasyona, yağlıboyadan tahta oymaya, mimari çizimlerden heykellere kadar uzanan geniş bir yelpaze çıktı karşımıza. Girişi kattaki mimarlıkla ilgili bölümden öğrendiğim İstanbul’daki – ve ek olarak Dubai’deki-  büyük inşaatların  sahibi aynı firma: Tabanlıoğlu Mimarlık. Sapphire’i beğenmiyorum,o da onlarınmış. Ferah olan bazı gökdelen-ofis maketlerini beğendim ama umuyorum etraflarında yeterince yeşillik vardır. Biz Manhattan olmaya özeniyoruz şu ara ama unutulmasın New York’un ortasında koca bir Central Park var ki bana kalırsa yine de yetmez. Mimar değilim ama bence bina ile yeşillik içiçe olmak ve içinde bulunduğu şartları yaşamı pratik, ferah ve insancıl hale getirmek  zorundadır. Sapphire böyle değil bence. Diğer isimler ise Aziz Sarıyer, Emre Arolat Architects, Gökhan Avcıoğlu, Han Tümertekin, Zaha Hadid, Autoban Mimarlık. Dikkatimi çeken önemli bir iş ise Minareli Anıtkabir. Halk arasında Mustafa Kemal’in Türbesi diye de biliniyor. Hatta Tophane’deki olaylı sergide de varmış ve Sotheby’s firmasının müzayede kataloğunda da yer almış. Mimari projeler kısmından sonra hayat bir anda renklendi ve çeşitli tekniklerdeki tabloların, fotoğrafların, tahta, deri gibi maddelerin içine giriverdik. Bedri Baykam, Adnan Çoker, Burhan Doğançay, Devrim Erbil gibi bildiğimiz isimler var. Adnan Çoker’in sadece 1 tablosunun olmasına şaşırdım doğrusu. Hatırlayabildiğim kadarıyla (daha fazlası da var tabii) Arzu Akgün’ün kadınları, Aşan Akın’ın kartal heykeli, Özdemir Altan’ın haritaları, Derya Altınel’in Book çalışması (posta pullarının yapıştırıldığı 4 kitap), Mustafa Ata’nın renkleri ve figürleri, Selahhattin Aydın’ın renklı gerçekçiliği, Maide Bulak’ın soyut çizimleri, Oliver Dorfer’un akrilik illüstrasyon tabloları, Önder Ergün’ün dalgaları, Saim Erken’in Taksim’i, Gudmundur Erro’nun imgeler dünyası, Işıl Güleçyüz’ün yağlıboyayla baskı havası yarattığı tabloları, Selma Gürbüz’ün yağlıboya desenleri, Mustafa Karayağdı’nın suretleri, Barış Sarıbaş’ın imgeleri, Pınar Selimoğlu’nun resim yerleştirmeleri, Massimo Vitali’nin plaj fotoğrafları ve benim en büyük keşfim Ahmet Güneştekin’in sarmal tuval üzerine yarattığı eski medeniyetlerin renkleri ve imgeleri mutlaka görülmeli.  15 Temmuz’a kadar devam edecek olan bu sergide 200ü aşkın resim var, o sebeple biraz daha büyük bir zaman dilimi gerektiriyor, aklınızda bulunsun…:)

Resimlere bir göz atmak için Ekavart’ın videosu izlenebilir… http://www.ekavart.tv/?id=1000&start=&k=

18 Haziran 2011

 

Interpol @ Küçükçiftlik Park

Heyecanlıyız tabii…Sen yakın zamanda Coachella’larda (canlı yayından, gitseydik geri dönüşümüz olur muydu bilemedim) izle izle, sonra da adamlar buralara gelsin. Gitmemek mümkün mü? Biz eve bekliyorduk aslında ama park da olur dedik, yaz geliyor zaten, evde ne yapacağız?

Saat 19.30 itibariyle Maçka Küçükçiftlik Parkı kapısında bekleşen irili ufaklı gruplardan biri olduk. Herkes birilerini beklemekte…bu arada dışarıda soğuk bira ve su satanlar da, bekleyen kitleye yardımcı olmaya çalışıyor…onlar da gayet iyi biliyor ki, genelde randevulara hep geç kalınır. Gerçi o gün İstanbul trafiği de konser coşkusu içindeydi herhalde ki gayet karışıktı.

Bizim ekip tamamlanınca içeriye giriyoruz. Hedef biraz önde olup konsere daha iyi odaklanabilmek. Sahnenin soluna doğru bir yer kestiriyoruz gözümüze ve orada kendimizi betona çiviliyoruz adeta. Demirlerin önündeyiz. Bırakmayız da bırakmayız… Alanın her iki yanında bira standları var. Ortada ise ses kontrol konumlandırılmış. Daha arkaya alınsaydı o sanki daha iyi olurdu gibi ama vardır bir bildikleri. Radyo Babylon standı renkli. Yiyecekler, Freshtival’de olduğu gibi arkada yer almış. Bira standlarının önü özellikle kalabalık. Herkes muhabbet halinde, ısınma turlarında. Biz de “Interpol kırmızı bültenle bizi arıyormuş, kendimiz teslim olalım dedik, geldik” gibi gayet klasik Interpol geyiğimizi de yaptıktan sonra içimiz rahat, yerimiz tamam olarak muhabbete devam  ettik.

Ve saatlerimiz 20.00yi gösterirken Mor ve Ötesi ile açılışı yapıyoruz…Zaman zaman muhabbet ederken parçalara eşlik etmeyi de unutmuyoruz. Bu arada sahne önü henüz 50 kişiden oluşuyor. Saha içine dakikada ortalama onbeş kişi girerse, ne kadar zamanda tüm alan dolar probleminin çözümünü başkalarına bırakarak tekrar sahneye konsantre oluyorum. Bu defa ki Mor ve Ötesi setlisti benim pek ezberlemediklerimden oluşuyor, çok bilindik parçalarını söylemiyorlar fakat iki önemli olaya imza attılar. Birincisi, şarkılarından birini Hopa’da hayata veda eden Metin Lokumcu’ya adamalarıydı ve alkışlar geldi. Diğeri de güzel bir sürpriz olan, Bauhaus’tan Peter Murhpy’nin Mor ve Ötesi’yle sahneyi paylaşması ve “Uyan”ın İngilizce olarak “Wake Up”şeklinde söylenmesi oldu…

21.30…Ve Interpol, çığıklar arasında sahnede “Success” ile kesiyor konser kurdelesini. Üzerlerinden neredeyse hiç çıkarmadıkları, artık bir Interpol üniforması olarak kabul edebileceğimiz kıyafetleriyle sahnede gayet “cool” bir şekilde duruyorlar. Daha önce de performanslarını izlemiş biri olarak, beni şaşırtmadılar. Sahnede pek hareket etmekten hoşlanmıyorlar ama düzgün bir şekilde parçalarını icra ediyorlar. Pek seyirci iletişimi de yoktur, izleyenlerle konuşmazlar, konuşma işini parçalar yapar. Burada da öyle oldu ama Paul sahneye çıktığında “Merhaba İstanbul” diyebildi, takdire şayan bir hareket bu. Genelde ses düzeni çok iyi değildi ama yüksek volumde Brad Truax’ın bas rifflerini dinlemek beni gayet memnun etti. Her ses düzeni böyle bozuk olacaksa olsun diyorum. :)  Son albümden pek fazla parça çalmadılar, ilk iki albümdeydi ağırlık. Gayet de mantıklıydı bana kalırsa. Tek söyleyebileceğim, özellikle büyük açık hava konserleri için, belki arkaya görsel de ekleseler daha iyi olabilir…

Bitiş…”Say Hello To The Angels” dedik…“Barricade” ve “Obstacle 1”ı gayet rahat geçtik … Sürpriz dediğin “Untitled” olur…”NYC” ise beni benden aldı…”Slow Hands” dediler ama nasıl geçtiğini anlamadık saatlerin…”C’Mere” bir kez daha ve “Take us (You) On A Cruise” diye aklımızdan geçirdik… “Pioneer to the Falls” da olaydı iyiydi… Neyse ki “Memory Serves”…Kırmızı bültenle aranıp, teslim olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle eve doğru yollandık…

1 Haziran 2011

Coşkulu bir video…NYC

http://vimeo.com/24585718

Untitled…

http://vimeo.com/24574895

Not: Interpol resimleri kakafoni.org’tan. Benimkiler gece gece bulanık çıkmış. :(

dAZZLING…dEUS

Year 1994…My first encounter with dEUS…hmmm…not hard to remember…of course, Suds & Soda…When I heard it for the first time, I found it a bit weird but the song was so attractive that I couldn’t help listening to it again and again…and then…the group found a fan who once had said “What kind of a song is this?” :))

Year 2011…My first live encounter with dEUS…hmmm…not easy to tell…this time the question changed into “What kind of a concert is this?”

That Saturday night…I was at Salon IKSV at 21.00 sharp in order to be next to the stage so that I could experience the music fully and deeply. While waiting for them, I looked around the stage carefully. It was full of pedals, giving many clues about the concert. :) I was really excited. I couldn’t go to their concert which was 7 years ago, I guess, so this was a long-awaited one.

The smoke…the shouts…the whistles…they were on stage. They directly started playing “Little Arithmetics” in a laid-back mood, as if they were rehearsing at home. It started like an easy-going pop-rock song and then left the stage to loud electronic guitar solos. After “Little Arithmetics” got us down, we directly jumped from hot water into the cold. We almost “Fell Off The Floor, Man” which was explosive…heavy and loud. Especially marked by the exceptional first and second vocals done by Tom and Alan, this song made us dance at the very beginning of the concert. “The Architect” came afterwards with its electro leanings and buzzing basslines. Tom said that they were going to play a new song from their upcoming album. Somebody from the crowd asked a question that I couldn’t understand. Before Tom answered, Mauro responded “Its name is Close To You”. Then Tom said “No, she was asking something else”. All that humorous confusion stopped with the song “Dark Sets In” which was dark as the name suggests. Mauro’s riffs were catchy and Stephen’s drum solo in the middle of it was fine.It was heavy and psyhedelic at the same time powerful with the vocals as well. “The Real Sugar” with its lounge-like guitar style and Klaas’ violins was a heartfelt song. The drummer Stephen’s vocals were also notable. This slow song led us to “Slow” which was like thunder contrary to its name. It was  black and gloomy, even sounding sinister deep down. “Instant Street” started playful and uplifting and through the middle instantly it was rumbling. “”If you don’t get what you want”, we can be more punk and Stephen can get speedier with his well-timed fills.” meant by the band. “Theme from Turnpike” and “Smokers Reflect” came one after the other. One thunder and the nice rain afterwards.”Constant Now”, groovy and soulful, was one of the new songs. Somebody shouted “Suds and Soda” and Barman’s answer was “You sure will listen to it tonight”…Laughs…And the “Sun Ra”…with a strange intro, with Tom’s dialogue repeated over and over. The intro built up very nicely and heavily to a psychedelic and melodic world. With the “Roses”, we slowed down once again with great violins and vocals and then a very short break as we kept on clapping, screaming, whistling. The encore started with “Bad Timing”. While some lofi distorted guitars complemented perfectly with the incoming basslines in the foreground, Tom’s vocals roamed in the background. We had a surprise after this song when a group of fans suggested “Serpentine”. Tom couldn’t remember the intro for a while and asked “Did you happen to listen to it lately? Mauro intervened: “Has somebody downloaded it?” Laughs…After a few trials, they managed to get it. And the ballad was sung by the fans…Let’s do it serpentine any time, let’s do it right here…they did…we did…Second Nature…the third son from the upcoming album. Another dark and intense song, neither heavy nor a ballad. “Favourite Game” was highly energetic and fully distorted, almost turned into metal. Everbody was singing the “nananana” part…And of course the last song…Suds & Soda…our delirium point…on stage…in the hall…everybody was headbanging, hopping, jumping, singing…Not finished…screams, shouts, applauses, whistles…we wouldn’t let them go and leave us without the “Morticiachair”…:)

The energy was high right from the beginning of the show and never went down, even not for a moment. They got used to the audience in a short while. Tom Barman was so laid-back throughout the concert (even managed to smoke:)) and he had a positive as well as cool vibe. His voice was quite diverse changing from telling a story to singing, from talking to screaming. Mauro was concentrated on his guitar riffs and vocals. His contribution to the group was significant as his riffs were great. The bassist Alan was the most sympathetic and friendliest as he always thanked to us, smiling. His basslines were very sound and powerful. Misseghers’ rhythms and fills were really good. He became a drummer-machine whenever a song required his skills. Janszoons was a fantastic addition with his violin and musical toys as if he was the spice of the group. The almost 2-hour set was memorable and fantastic…final words…Let’s do it dEUS any time, let’s do it again here…you are my suds & soda…:D

21 May 2011

Watch the videos…thanks to Zekeriya Şen. :)

The Architect

Nothing Really Ends

Suds & Soda

Havadan Sudan – 4

* Şu aralar Interpol dinlemekle meşgulum. Dört albümü peşpeşe dinleyerek elime ne geçecek bilemedim ama öyle geçti içimden. NYC…Başka bir şehirden hatta ülkedenmiş gibiler. New York’un bağrından çıkıp gelmeleri sebepsiz yere ilginç geliyor. İlk dinlediğimde sanki katman katman kayıt yapılmış, parça bütünlüğü sağlayamayan bir grup gibi gelmişti. 5. dinleyişte “iyiymiş iyi” sözlerini sarfeden biri olmuştum. Sonrasında Paul’un ses rengi de pek hoşuma gitmeye başladı. Albümleri dinledikçe hep Brit-punk-rock esintisi hissediyorum. Benim açımdan bir Interpol diskografisinden ortaya çıkan sonuç:

Yine de bütüne bakıldığında başarılılar. İzlediğim kadarıyla konserlerinde de gayet iyiler. Hele Coachella’daki performanslarını izledikten sonra burada onları izlemenin pek keyifli olacağını düşünüyorum. Ha, biletleri aldım mı? Hayır! Ne hikmetse “Slow Hands” kaldım bunda. “I can sleep tight” yapıcam biletimi alınca…:)) O zamana kadar buyrun izleyelim.

* Cuma akşamı Nublu’ya gidelim dedik. Bu defa da Indie Weekend’e ev sahipliği yapıyordu. Açılış Art By Chance organizasyonu ile yapıldı. Açılış konuşmasına gelinceye kadar tanıtım videosu döndü durdu. Bu arada müzik de var ama ben pek dikkat etmemişim. DJ kabininde elektronik müzik yapan genç bir DJ var, gördüğüm o. Ben CDden çalıyor sanıyorum. Ben böyle zannetiklerimle yaşarken, açılış konuşmasında POST ismi geçti. Ben “Aaaa. Çağan’ın albüm yaptığı gençler bunlar :) ” diyerek daha dikkatli dinlemeye başladım. Tabii ki 2 kişiler (Benim de bir bildiğim Erdem Tunalı ama onu görmemiştim). Tabii ki önlerinde aletlerle (aslında oyuncaklarla:)) canlı müzik yapmakla meşguller aslında. Tabii ki de filmlere müzikleriyle eşlik ettiler. Videoları izlerken dinlendiğinde oldukça uyumlu bir müzik oldu. Bana göre fazla elektronik ama beğenmedim diyemem. Yaptıkları süslemeler ve geçişler pek başarılıydı. Gayet yerinde bir seçim olmuş. Ultra Kısa Film Festivali’nde yaklaşık 19 dakika süren 11 film izledik. Neredeyse 2 dakikada bir çok şey anlatmak, her bir harekete anlam yüklemek, her bir yüzü tanımlamak, bir varmış bir yokmuş demek, hayallere sürüklemek…Çok beğendiğim işler oldu. Sanıyorum tüm seçkiyi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.  Bu arada biz bu hayaller içinde sürüklenirken, yollarımız ana hayal caddesine de uğradı. Fasit Daire ile görüştük finalmente. :) Aslında amacımız buydu, film festivali bir tezgahtı. :) Bizimki de film festivalinden geri kalmadı yani. Herhalde 10-15 dakika içinde kendisine komple hayat hikayesini anlattırttım. Set öncesi yordum kendisini ama ben halimden gayet memnundum. Sonrasında kendisi geçti DJ kabinine ve  başladı Indie Rock by Fasit Daire…Yavaş yavaş kafa sallamaya doğru götürdü bizi…Tam Franz Ferdinanz’ı bitirmiştik ki…Bize gelen bir mesaj ve eve dönme zorunluluğu…Sonuna kadar kalamadık…:( Bir dahaki sefere bir konserde eğlenme sözü…:)

NOT: Meğer 3 yıldır Art By Chance’in müziklerini POST yapıyormuş.

Tüm filmlerin ismi ve yönetmenleri burada… http://www.artbychance.org/

İzleyiniz bakalım… http://www.telegraph21.com/video/art-by-chance-2011-selection

Post – Anti-meta…

Post – Self-control (Live at Yuxexes)

15 May 2011

“Butch” Morris and the “Sundance” Nublu Istanbul Orchestra

It is unusual to draw a parallelism between the movie “Butch Cassidy and the Sundance Kid” and this concert but when I left the Cemal Resit Rey Performance Hall, the relationship between the conductor and the orchestra reminded me of the film. Maybe it was all because of  the nickname of the conductor Lawrence “Butch” Morris. I will come back to that point later on.

Butch Morris is, actually, not a newcomer for us. He has lived in Istanbul for a couple of years and taught at Bilgi University. He has also performed here with the Nublu Orchestra two times – if I’m not mistaken. This time, he performed together with notable musicians such as Ilhan Ersahin (sax), Eddie Henderson (trumpet), Imer Demirer (trumpet), Juini Booth (doublebass), Ozan Musluoğlu (bass), Izzet Kizil (percussion), Nasheet Waits (drums), Ediz Hafizoglu (drums), Sarp Maden (guitar), Selen Gulun (piano), Bilal Karaman (guitar) Serhan Erkol (saxophone) and Ersin Ozer (trombone).

Butch Morris is a distinctive conductor, composer and a music theorist, who has a very personal view of “conduction”. To quote his website, “Conduction (conducted interpretation/ improvisation) is a vocabulary of ideographic signs and gestures activated to modify or construct a real-time musical arrangement or composition. Each sign and gesture transmits generative information for interpretation and provides instantaneous possibilities for altering or initiating harmony, melody, rhythm, articulation, phrasing or form.” This is how he finds his way while travelling in the waters of collective imagination and improvisation. On stage, you can see him walking back and forth with light steps, appointing each individual musician to play, using hand gestures, establishing a deep eye contact with each musician and sometimes just listening, which are all used for musical components such as downbeat, repeat, sustain, rhythm, dynamics or change in tonality.I think extreme concentration is the key word here as all the musicians’ eyes were on him that night, no moment for an astray, even no looking down. There is no written sheet music in front of the musicians so this kind of improvisation, or spontaneous creativity, requires more concentration than usual so as to keep the band together on timing and tempo.

In my opinion, everything starts in Butch Morris’s mind. He hears a melody or a sound and then starts weaving around it at that very moment with the colourful contribution of the musicians and finally a motif appears and very soon vanishes again to form another one.  At some time it seemed to me that the concert was like using a DJ programme live, forming the song layer by layer, adding or leaving out some features, inserting basslines or drums partitions. The journey from Sarp’s guitar to Bilal’s included a wave of notes by trumpets and saxophones. At some point, the melody seemed stable with Booth’s basslines and Demirer’s trumpet notes and the addition of Izzet’s vivace rhythms, but the next minute, the stability broke down with one gesture of Morris and moved on to a tsunami-like composition with the thunder-like notes from all the instruments on stage. From time to time the rhythm stopped with a sign of the stick Morris was holding and then started again with its move as if somebody paused the music, came back a couple of seconds later and pushed the play button. The concert was like the constant flow of a river narrowing, widening, rapidly moving, slowing down, bending, which was formed with imagination and improvisation of the musicians and the conductor.

Although this kind of conduction is difficult for the musicians, the listener also has to understand this approach. You can’t keep a rhythm or start humming the music. It is hard to understand the unwieldy rhythms and the perplexing sounds. However, when you concentrate on the music, listen to changes and how each musician reacts to the other one, how each musical instrument sounds at that particular time, you understand this experimentation with music. Above all, it was a good experience to listen to and think about music in an avant-garde fashion. I couldn’t keep my eyes off  Butch Morris and the orchestra throughout the concert, which was a real pay-off. Finally, there we were strongly applauding them while they were so down-to-earth and happy to have performed such abstract music delicately and impeccably.

If I get back to the film, I still claim that there is a similarity between the characters and the musicians. Butch Cassidy is the thinker and the Sundance Kid is the practitioner. This situation totally applies to the concert. :)

One last word…

Butch Cassidy (to Sundance Kid) : Boy, I got vision, and the rest of the world wears bifocals.

29 April 2011

An interview with Butch Morris in Istanbul…

http://www.todayszaman.com/mobile_detailn.action?newsId=242280

A video taken at the rehearsal at SALT…

A video taken at the concert…

The B&W photo was taken by Reha Oztunali.

Patrick Watson and his magical world

My journey with Patrick Watson started last week while I was listening to the songs by the musicians who would be performing at IKSV Salon this month. The first randezvous was with “Wooden Arms”, totally by chance and it was like a moonstruck! Immediately came the album listening marathon…Close to Paradise…Wooden Arms…and with the recommendation made by Zulal Kalkandelen, I was ready for the second randezvous.

My decision to go to their concert was so quick, however, Garanti Caz Yesili (the organizer and the sponsor) was far way quicker than me. The day before the concert, they made a mini competition and I won a ticket for the concert. What can I ask for more? (Of course, there are other things like a surprise ticket for Glasto, becoming a concert blogger etc.)…:))

I was there at 20.30 sharp although the concert was scheduled to start at 21.30! Excitement was at its highest when the clock showed 21.30….darkness…steps heard…shadows appeared on stage…checking the keyboard…almost no noise…

The band started to play “The Lighthouse” in the dark, wearing mini lights on their fingers like rings which helped to get us into their unexpected world. Playing slowly and at ease, Patrick Watson’s voice was so smooth as if he was singing a lullaby. The rest of the band was also calm until suddenly the song  turned into a thunder with the stormy intrusion of the versatile guitarist Simon Angell,  sound bassist Mishka Stein, and extraordinary drummer Robbie Kuster. “Beijing” was suspenseful and unexpected mainly because of the drum lines.

One of the highlights of the performance was  ”Big Bird in A Small Cage” (a song actually written for Dolly Parton) which was done acoustic with just one microphone: Simon on acoustic guitar, Mishka on acoustic bass, and Robbie on feet stomps and leg slaps. Another one was  ”Man Under the Sea”. The band got off the stage. Watson asked for a chair and then took Angell’s chair on stage. Watson and Angell stood on it while Mishka and Kuster were around them. The song was delivered without a  microphone, with Watson’s eyes half-closed. Kuster was accompanying by playing a see-saw this time. It was sung in almost complete darkness which was brightened up by their intimacy, enthusiasm and with the accompany of the crowd to the lines “Just me, the fish, and the sea”…And the last but not the least amazing moment of the show was Watson’s making music with just a loop pedal, recording the sounds over and over with the unexpected accompany of falling beer bottles. The surprise came through the end when we heard the band members singing the chorus part among the crowd at the back.

Throughout the nearly 100 minute long set, the mostly dim lights created a psychodelic atmosphere and the occasional flashes of light reflected the impulsive mood of the band. Watson has a rich, nuanced, soulful, and exceptinally versatile voice that he intensifies at some parts with a delay pedal and, every now and then, a megaphone played like a muted trumpet.  The band is no different than Watson. They are identically versatile. The shifts between diverse rhythms, time signatures, compositions, themes, and instrumentation are dramatic and almost cinematic. The guitarist Simon Angell used various objects such as flatpicks and even a toothbrush to get the sound he wanted from his Fender Jazzmaster (if I’m not mistaken). He repeatedly change up throughout the show from arpeggios to heavily-distorded chords, from acoustic melodies to blues solos using his diverse pedals. At some point, he even succeeded in plucking the strings of his guitar, all because of having drunk 4 cups of Turkish coffee which led to an unstoppable energy burst-out. :) The drummer Kuster was amazing to watch and listen. He usually started with powerful rhythms and then you could see him playing on just about anything he could get his hands on:pots, pans, even a plate. Most remarkable object was the see-saw, which he treated like a violin. In spite of all the chaos on stage, the bassist Mishka was so calm and relaxed with his continuously changing basslines which prepared a very sound foundation for the songs. As a whole, the music wrapped itself up into a polyrhythmic, psychedelic, playful, fanciful, lullaby-like, story-teller dazzle.

In terms of personality, Watson displayed his modest side.  Happy to have the full audience, he thanked us for being there for their performance as it was their first time in Istanbul and they weren’t expecting such enthusiastic people.  He was full of laughter and made jokes occasionally – a note-worthy one was about Dolly Parton’s “big things”. :)) Moreover, he was genuine and the band was equally down-to-earth and memorably friendly. They were relaxed, chatting to each other, making jokes and enjoying music.

In brief, it was a nice evening with the intimate, touching music was in harmony with the easy-going personalities of Patrick Watson. They are surely going to be missed a lot.

Not to be missed to watch…

Zulal Kalkandelen video http://www.twitvid.com/K4DC0

Not to be missed to read…

Zulal Kalkandelen http://zulalmuzik.blogspot.com/2011/04/patrick-watson-buyuledi.html

13 Melek http://13melek.blogspot.com/2011/04/patrick-watson-salon.html

Setlist and the video “Where the wild things are” http://patrick-watson.net/viewtopic.php?f=4&t=306

Photos by Salon… http://fb.me/UkOnKjXE

(my photos are from the internet)

19 April 2011

Maroon 5 Konseri @ Istanbul Kuruçeşme Arena

Ve konser günü geldi çattı…Tüm ekip Beşiktaş’ta buluşmak üzere saatlerini 5.30′a ayarlamıştı. 5 rakamı üzerinde sessiz bir anlaşma vardı sanki. Biz de Ekip 5′tik onlar Maroon 5 ise! Bir önceki günden kalan yağmur soğuğu devam etmekteydi ama ekip birer birer toplanmaya başlayınca ortalık ısınıverdi sanki. Ezgi Vatansever, Harutyun Davulciyan ve Backstage talihlimiz Batuhan Atabay, kardeşim ve ben hazırdık…ne için? Yemeeek…Önce sabahtan beri aç gezmekte olan Ezgi’nin (kendisi bu anı beklemişti!) karnını doyurmamız gerekliliğine karar verdik. Hemen Ortaköy’e geçtik ve bir çatı katında kendimize kedi gibi kıvrılabileceğimiz bir yer bulduk. Ezgi bu arada neredeyse sürünerek “yeeemeeekkk” diye bağıracaktı ki hemen siparişleri verdik. Tabii ki ona eşlik etmek de hiç zor olmadı, Harutyun ve ben önceden bir şeyler atıştırmış olduğumuzu itiraf etsek de. :) Ekip 5 oldukça neşeliydi. Konudan konuya atlanıyordu…müzik, ne yesek, okul, hangi konserlere gidilecek, Maroon 5 üzerine dönen geyikler…Derken Batuhan’a gelen bir telefon: “Batuhan Bey, saat 8de backstage’den bekleniyorsunuz”. Batuhan’da takılı kalan ve sonra yemeğe çevrilen gözler…”Daha karpuz keseceğdik” bakışları…”Tamam, hep beraber gidiyoruz” dedik. 15 dakika içinde hazırdık. Batuhan kafasında soracağı soruları kurguluyor, imzalatacağı albümlere bakınıyordu o arada. “Jane ile ilgili bir şey sorma sakın!” “Grup dinamiklerini nasıl koruyorsunuz?” “Olur, olur” “Abi, sen her albümü birine ver, öyle imzalasınlar yoksa zaman yetmeyecek” “Ben bu son albümden 1 parça biliyorum yaa”f alan filan…

Kuruçeşme Arena’ya geldik, hemen Coca Cola standına uğrayıp check-in yaptırttıktan sonra (pek 4sqr’ci gördüm kendimi) bizi içeri almaya Coca Cola’dan bir görevli geldi. O kısmı sanıyorum pek hatırlamıyoruz. Her şey rüzgar gibi geçti…Önemli olan kendimizi bir anda backstage’te bulduğumuzdur. Evet, yanlış duymadınız…hepimiz! 10-15 dakika kadar bekledikten sonra bizim ekip Maroon 5 ile fotoğraf çektitirken buldu kendini. Ben de yandan izledim. Harutyun Adam Levine’in elini sıkmadı! “Bizim ekip sizden daha ünlü modunda”! değil tabii şaşkınlıktan sorry deyip durumu tatlıya bağladı. Görebildiğim kadarıyla Maroon 5 eğlenceli ve alçakgönüllü bir grup. Tüm bunlar olurken pek de sıkılmış görünmüyorlardı. Tabii, konuşma ve albüm imzalatma olayı olamadı. İmzalı fotoğraflarını verdiler herkese ve bitti…:) Ekip 5 mutluydu.

Konser zamanı…etraftaki kitlenin yaş ortalaması 13-20 arası, ağırlık onlu yaşlarda görebildiğim kadarıyla. Normaldir. Sonuçta bir pop-rock grubuna en hayran olacak kitle bu yaşlarda. Sahne önü, sahneye oldukça yakın tutulmuş. Bu güzel bir noktaydı önde olmak isteyenler adına. Biz de yavaş yavaş Coca Cola Lounge’a doğru yollandık. Sahnenin tam karşısında ve en geride konumlandırılmıştı. Belki sahnenin sol tarafında yanda yer alsa daha mı iyi olurdu bilemedim. Gerçi güleryüzlülükleri ve ikramlarıyla öyle mi olsa böyle mi olsa soruları kayboldu gitti. Konserden önce setlistlerine bakmıştık ve başarılı bulmuştuk. Her albümden parçalar vardı tabii ki ağırlık ilkindeydi. Ezgi, Harutyun ve kardeşim, kendilerine 3 adet koltuk bulup en önde takıldılar tüm konser boyunca. Ben de yabancı izleyicilerle tanıştım, biraz nabız yokladık. Genelde Maroon 5 hayranı olan çocukları ve onların arkadaşları için gelmişlerdi. Ama bir kaç kişi Maroon 5′ın ilk albümünden 1-2 şarkı biliyordu.

* Adam Levine tam bir frontman. Grubu alıp götüren o bence. Seyircilerle iletişimi iyi, sahnede hareketli. Kıyafetleriyle de oldukça tarz. Diğer elemanlar biraz daha durgun görünüyorlar, belki de kameraman bazı ayrıntıları atladığı için olabilir. Carmichael’ın gitarı atmasını, davulcunun numaralarını filan göremedik. Ancak seçebildiğimiz kadarıyla tahmin ettik.

* Sound oldukça başarılıydı, tüm enstrümanları duyabildim. Onları daha önce Amerika’da da dinlemiş olan Batuhan, özellikle bunu vurgulayıp durdu. Fakat yine de biraz daha volume yüksek olsa fena olmazdı diye düşünüyorum.

* Maroon 5 değil 6′ydılar. Bir keyboardçu daha eşlik ediyordu onlara.

* Bir pop-rock grubu olan Maroon 5 bizi şaşırtmadı ama konserde ağırlıklı olarak bir rock performansı sergiledi. Bir çok şarkı albüm versiyonlarından daha sertti. Gitar soloları başarılı idi. Adam da eline gitarı alıp eşlik etti ve hatta bazı sololarda diğer gitaristten daha iyiydi bile diyebiliriz. Ayrıca yarattıkları enerji çok pozitif ve bunu izleyiciye ulaştırmayı biliyorlar. Setlist sıkmadı da.  Ritme uygun kafa sallamak ve olduğumuz yerde yaylanarak eşlik etme modu hakimdi genelde.

* “If I ain’t got you” cover’ı tam bir pop-rock cover’ı oldu. Adam’ın sesi Alicia Keys’e uygun, şarkı da tarza uymuş.

* “She will be loved” unplugged olarak da çok güzel. Adam Levine seyirciyi 2ye bölüp koro yaptırtmaya çalıştıysa da olmadı (olabilseydi canlı kayıt yapılacaktı).

* Işıklı taçlar hoş bir görünüm oluşturuyordu. Bis’te gruba atıldı o taçlar ve onlar da hiç çekinmeden taktılar.

* 1,5 saatlik bir konser oldu. Kısa ama öz diyebiliriz.

* Biz hiç fotoğraf, video çekmedik. Sebepsiz.

* Bu vesileyle Barış Akpolat’la da tanışmış oldum. Başka konserlerden, hikayelerden çeşitlemeler yaptık.

Bir konser yazısının daha sonuna geldik. Başka konserlerde görüşmek üzere diyelim.

Not: Tüm Coca Cola ve Mccann Erickson’un sempatik, enerjik ve çalışkan ekibine bu organizasyonda yer almamızı sağladıkları, bu süre içerisinde destek oldukları ve güleryüzlerini eksik etmedikleri için çok teşekkürler.

Not: Yorumlarınızı, fotoğraflarınızı, videolarınızı bekliyorum. (her zaman) :)

The soundcheck… http://www.twitvid.com/OJKUP

The setlist… http://www.setlist.fm/setlist/maroon-5/2011/o2-academy-brixton-london-england-13d2253d.html

Ekip 5′ın trio olarak videosu…:)  http://www.facebook.com/video/video.php?v=1895313189933&comments

Murat Akçay’dan konser fotoğrafları… http://www.facebook.com/media/set/fbx/?set=a.10150172011799425.294001.95929694424

BKM’nin fotoğrafları… http://www.facebook.com/media/set/fbx/?set=a.187368837975854.40941.105548679491204

Maroon 5′a 5 adım kala…

Kuruçeşme Arena’da Cuma günü yapılacak olan Maroon 5 konserine geri sayım başlayalı çok oldu…Yaklaşık 3 haftadır 2 yarışmayla bekleme sürecini heyecanlı bir hale getirmeye çalıştık elimizden geldiğince.Ve artık sona geldik.İkinci yarışmamız da bitti.Bir haftadır şarkı sözü yazmaya çalışan tüm katılımcıları gayretlerinden ötürü kutluyorum…Gelelim yarışmanın sonuçlarına…

Kırmızı halı serildi…borazanlar çalmaya başladı…Neyi mi?…Dinle…

http://www.youtube.com/watch?v=LTgRm6Qgscc&feature=related

And the Backstage Pass goes to…

Batuhan Atabay




And the ticket goes to…

Harutyun Arto Davulciyan

Kazanan blog okuyucularını tebrik ediyor ve Cuma günü ödüllerini almak üzere kendilerini konsere bekliyorum…;)

Not: Kazanan arkadaşlar bana e-mail adreslerini ve telefon numaralarını gönderirlerse pek iyi olur. Ön bilgi vereceğiz. :)

Maroon 5 Yarışması: Part 2

Direkt konuya giriş…Bu yarışma ile sizi Maroon 5′ın yanına götürüyorum. Bitti. Dağılabilirsiniz. :)…

Dağılsanıza arkadaşlar, niye kaldınız orada? Bu kalabalık niye dağılmıyor? Arkadaşlar, öndekileri eziyorsunuz ama…Sabredin biraz.Tamam…tamam. Açıklıyorum! Dinleeee…Evet, aynen böyle.

Açıklamalı Örnek Soru 1

1. Aşağıdakilerden hangisi Maroon 5 ile sahne arkasında görüşmenin, fotoğraf çekmenin yoludur?

a. Maroon 5′ı 24 saat boyunca twitter’dan taciz etmek.

b. Konser alanında tünel kazarak sahne arkasına geçmek.

c. Waxpoeticg’ye Maroon 5 cover’ı göndermek. Belki beğenir de kulise alır.

d. Hepsi.

e. Hiçbiri.

Doğru cevap E şıkkı. Bu problemin çözümünde izlenmesi gereken yol şudur:

1. Önce bu sayfada ilk satırının Türkçe yazılı olduğu Maroon 5 şarkısını bul.

2. Sonra o şarkı sözünün devamını sen yaz. Serbest ölçüde. Yani serbestsin. İstediğin kadar, istediğin gibi yaz. İstersen şarkının devamını İngilizce olarak da devam ettirebilirsin.

3. Son olarak diğer yarışmada olduğu gibi e-mail atman gerek. Nasıl?

E-mailin konu(subject) kısmına “Waxpoeticg – kendi ismin” yazarak “24hcokesession@gmail.com“‘a yolluyorsun.

4. Bu yarışmanın 11 Nisan Pazartesi günü biteceğini de unutma. Geç kalanlar sınava alınmayacaktır.

Açıklamalı Örnek Soru 2

2. Bu yarışmayı kaç kişi kazanabilir?

a. 0

b. 1

c. 2

d. 3

Doğru Cevap B seçeneği. Bu yarışmanın birincisi 15 Nisan’daki konserde, kulise girip Maroon 5 ile konuşup, fotoğraf çektirebilecek. İkincisi ise Maroon 5 konser bileti kazanacak.

Açıklamalı Örnek Soru 3

3. Aşağıdakilerden hangisi bir Maroon 5 şarkısının ilk satırının Türkçesidir?

a. You push me I don’t have the strength.

b. Haw der yu sey det may biheyviyır iz anekseptıbıl.

c. Ona gitme dedim ama beni dinlemedi bile.

Doğru Cevap C. Açıklanacak bir şey yok. Her şey gayet ortada.

Açıklamasız Örnek Soru 4

4. “Ona gitme dedim ama beni dinlemedi bile” satırını aşağıdakilerden hangisi en iyi tamamlar?

a. Beni dinlemeden gitti öyle.

b. Ona gelme dedim sonra.

c. Niye?

d. …

e. …

Doğru Cevap… % 50 loading…

Bekliyorum…Bitti…Dağılalım arkada…e kimse kalmamış. Sorular zordu herhalde…tüh…neyse….bekleme yapma devam et…

Not: Şarkının devamı sizin eseriniz olmalı. Parçanın çevirisini yapmanıza gerek yok. :) Düşününki öyle bir satırla başlayan bir şiir yazıyorsunuz…kolay gelsin…:)

Maroon 5 Yarışması’nın Ikinci Bölümüne Doğru…

Eveeeet…Uzun zamandır bu konuyla ilgili pek yazı yazamadım, malum yoğunluk başa bela. Neler olmuştu, mini bir özet geçelim. 22 Mart’ta  Maroon 5 24Hr Coke Session gerçekleşti.  24 saat boyunca gözünü kırpmayan Maroon 5 elemanları Global Water Challenge’a yardım edeceğiz diye akla karayı değil, çeşit çeşit tweetlerden tweet seçtiler. Sayılar der ki: 139 ülkeden 25.000 üzerinde tweet gönderildi ve 350.000 üzerinde izleyiciye ulaştı.

Bu sürecin kısa bir özeti için buyrun buraya bakın… http://www.youtube.com/watch?v=pnbuqpJE8vg

Sonunda da ortaya bir şarkı çıktı tabii…Is There Anybody Out There? Dinleyelim… http://www.youtube.com/watch?v=IJdWn96ldOE

Bu şarkı playlistimde dönsün diyorsanız, buyrun indirin…

http://www.coca-cola.com/music/en_US/24hrsession/html/Coke24hrs_PostEvent.html

Sonrasında ne olmuştu? Hatırlayalım. İlk yarışmamız +1′im olur musun’u sonuçlandırdık ve Ezgi Vatansever’in biletini satmasına ve zorla benimle konsere gelmesine karar verdik.

Dahası? Yok artık, daha ne yapalım ki? Yapacak bir şeyler vardır diyorsunuz demek…Deneyelim madem.

Konser tarihi yakınlaşmaya başladıkça heyecan da artıyor doğal olarak. Ben de bu heyecana biraz da gerilim katmak adına Maroon 5 konseri için düzenlediğimiz ikinci ve en büyük sürprizli yarışmayı yarın açıklıyorum.Rahat rahat gerilebilirsiniz…:)

Brazilian Music 1 – Burro Morto

I am the one who usually discovers an album through friends’ suggestions or radios, but it is the first time an album, a music group I should say, has found me! :) Whether it’s my nickname waxpoeticg or it’s Alexandre Dengue who is our common friend, a new or a recently-discovered album is always a pleasure to listen. After playing it on my iPod so many times (I didn’t count!), I liked it and did my research about the group.

Here is Burro Morto…The name “Burro Morto” means “Dead Donkey” which also reflects the unexpected sound of this Brazilian group.They consist of five musicians: Haley (keyboards, melodica), Daniel Ennes Jesi (bass), Nacho Gonçalves (percussion), Ruy José (drums) and Leo Marinho (electric guitar). (I hope I got the members right!)

It is hard to understand where Burro Morto is from as the music they make does not seem to belong to anywhere at all. They blend afrobeat, funk, jazz-rock, psychedelic and even dub in such a way that it leads to a new sound which is energetic and surprising. The music has the potential to lead you to the dance floor and never let you stand still. The use of electric instruments does not create a “modern” sound, on the contrary it adds to the soul of the music which doesn’t seem to belong to a certain time. Burro Morto started their journey with an EP called “Pousada bar, tv & video” that gave the first signals of their sound. Then came the “Varadouro”, the first album keeping the experimental mood and the diverse confusion of heavy drums and keyboards.

The album that made our paths crossed was “Baptista Virou Màquina”  released in January this year. It reminds me of the 70s detective series music with those keyboards and repeating guitar riffs.  The opening song of the album, “O cèu acima di porto” starts with this mood. “Transistor Riddim” is closer to electronic music with faster rhythms and delay effects on the guitar. “Tocandira” concentrates on heavy afro beats. “Volks Velho” gives out a heavy and dark feeling. “Cataclisma” sounds so funk and happy with its smooth transitions and nice melodies and is one of my favourites in the album.

Burro Morto is like a chèf who likes fusion kitchen. They love creating (a new sound), blending (various types), surprising (details, elements), talking (with other music styles as if they are all living in the same neighbourhood), adding effects (such as delays, distortions, sounds by keyboard), jumping (from one style to another energetically) and walking (their heads high as they know they are on the right track). They are instrumentally rich, exciting and lively with diverse rhythms, progressive rock elements, jazz and dub features, which make them a unique group.

Note to Burro Morto: Thanks for finding me…Hope to see you in a concert in Istanbul one day! :)

Listen… http://www.myspace.com/burromorto

Watch…Colomentality… http://www.youtube.com/watch?v=Cj4m3S1OyRY

Bir Billy Cobham Band geldi geçti…

Geçtiğimiz Cuma günü IKSV Salon iki gün üst üste, füzyon cazın en önemli isimlerinde biri olan bir davul üstadını, Billy Cobham’ı ağırladı. Biz de bu ağırlamanın bir parçası olmaktan geri kalmadık tabii…:)

Artık IKSV Salon’a giderken kaçıncı kez aynı yollardan geçiyoruz diye düşünerek gülüyoruz. Biraz erken gittik iyi bir yerden izleyelim diye ama geldiğimizde daha kapı açılmamıştı…:) Kapı önündeki holde bekleyip muhabbet etmek de fena olmuyor. Arkaya yapılan mini bekleme salonu da sevimli ama doluydu. Bence yaza doğru IKSV binasının altında hizmet veren cafè mümkün olabiliyorsa açık olmalı. Bir kısım insan da orada takılır en azından. Neyse…Kendimizi karşılama komitesi gibi hissediyoruz, gelen önce bize sonra kapıya bakıp sonrasında bilet gişesine doğru yöneliyor yada içeri girmeye hazırlanıyor. Bir de bakıyorum ki karşılamayı sevdiğim kişilerden biri geliyor o pozitif enerjisiyle. Bir gülümsemesi ortalığı aydınlatan Ferit Odman, Önder Foçan ile gelmiş. :) Hemen selamlaşıp biraz muhabbet ediyoruz. Bu arada içeri girelim mi girmeyelim mi diye düşünedururken bu defa da yine sevdiğim bir kişi Umut (Töre) -bizim onu bulmamız gerekirken- görüp hemen yanımıza geliyor. Bu konser kaçmazdı’dan başlayıp onun yeni projesine kadar gitti. (Umut Töre Bandosu’nu ayrıntılarıyla yazacağım önümüzdeki günlerde, biraz merak edilsin). Nihayetinde kararımızı verip içeriye geçtik. Ben ayakta dikilmek istemediğimden ve oturmalı düzen için geç kaldığımızdan merdivenlere tünedik. Mahalledeki kapı önü merdivenleri stili…:) Görüşü kapatan sütun haricinde hiç de fena değil.

Biraz bilgi verelim. Miles Davis, Stanley Clarke, John McLaughlin, Horace Silver gibi ustalarla çalışmış olan Cobham, Mahavishnu Orchestra’yı kurmuşsa da çok çeşitli projelerde yer almaya devam etmiş. Müzikte her zaman farklı yollara sapmaktan geri kalmamış, latin, funk ve rock türlerini de kendi yorumuyla harmanlamış bir besteci ve aranjör aynı zamanda. Ustalık ünvanını “open handed drumming” tekniğinden alıyor. Türkçe meali, her iki elini de sağ eliymiş gibi kullanabiliyor o sebeple de ellerini hiç çapraz tutarak çalmıyor.

Billy Cobham Band gitarda Jean-Marie Ecay, basta Michael Mondesir, keyboard ve kemanda Christophe Cravero, bir diğer keyboard’ta Camelia Ben Naceur ile steel kat ve panKat’te Junior Gill’den oluşuyordu. 

Sahnenin ortasında yer alan çift basslı davul neredeyse sahnenin yarısını kaplıyordu. Sağda Camelia ve Mondesir, ile Ecay’in taburesi, solda Cravero ve arkasında Gill duruyordu. Konserin ilk notasıyla birlikte fusion yolculuğuna başladık. Son albümü Palindrome’dan ve Cobham’ın Fruit From The Loom Series diye adlandırdığı Fruit From the Loom, Spectrum ve Crosswind albümlerinden seçilmiş parçalardan oluşan bir setlist vardı. Hatırlayabildiklerim…Cat in the hat, Mirage, Spectrum, Red Baron, Crosswind, Snoopy’s Search, …(eksiklerimi tamamlamak isteyenler comment ile katkıda bulunabilir tabii ki)

İzlenimlere gelince…Billy Cobham gerçekten çok güçlü bir davulcu. Gözleri neredeyse çoğunlukla kapalı, sankı yaşam enerjisini davulundan alıyor, belki de gücün sırrı bu. Canavar gibi ataklar, adeta bir tsunami dalgası gibi gelen fill’lerle müziğe bir zenginlik getiriyor. Adeta bir gök gürültüsüne şahit oluyorsunuz ve bir rock agresifliği de var tınılarda. Hız ve performans birlikteliği de ayrıca takdire şayan. 4 bagetle çaldığı davul solosu ise artık gelinen son noktadır diye geçiriverdim içimden. Tüm bunlar olup biterken Cobham diğer müzisyenleri hiç ezip geçmedi. Tam bir band leader. Ha, bu arada diğer müzisyenler de ezilecek cinsten değildi yani. Bir kere gitarist Ecay’i çok beğendim. Barron’ın fusion stilini çok iyi götürüyor cazdan rock’a doğru gidişi o kadar yumuşak ki. Soloları da çok başarılı idi, adeta yaşadı tüm çaldıklarını, yüz ifadesine bakmak yeterliydi :) Ve keyboardlar…çok sıkı bir ikili diyebilirim. Camelia ve Cravero o kadar uyumluydular ki, en hızlı notalarda bile birbirlerinden hiç geride kalmadılar. Genelde 16lık ve 32lik olan notalar bu kadar kusursuz ve tamamlayıcı olabilirdi. Bir de üzerine Cravelo kemanıyla da müziğe katılınca kulaklarım iyiden iyiye şenlendi. Steel kat ve Pan Kat ise fusion’ın bir diğer güzelliği oldu. Hatırladığım kadarıyla ilk defa dinliyorum bu aleti canlı olarak ve müziğe kattığı o reggae havası çok hoştu. Bass ise sağlam ve akıcı rifflerle akılda kalıcı idi. Parçaların arasındaki sololarında pek slap atmadı ama genelde sakin ve temizdi notalar.

Son…nasıl geçtiğini anlamadığım bir konserdi. Kafam hiç yerinde sabit durmadı, parmaklarım kimi zaman dizlerimin üzerinde gezindi durdu, arada basslinelara eşlik etti. Ayaklarım da durmadı ister istemez Cobham’ın vuruşlarına kaptırıyorsunuz kendinizi. Kısaca çok çalıştığım bir konser oldu. Beni bu hale getiren konser de muhteşem demektir benim ölçütüme göre. :))

25 Mart 2011

4 bagetle nasıl davul çalınır? İzleyin… http://www.youtube.com/watch?v=W64Mio7MvZ0&feature=related

Billy Cobham Band plays Stratus http://www.youtube.com/watch?v=lrfnHxsaFaQ&feature=related

Maroon 5 Yarışması…+1imi buldum

2 hafta süren bir fotoğraf çekme maratonunun ardından gelen sessizliği bozmak üzere buradayım…evet, büyük gün geldi çattı…15 Nisan Kuruçeşme Arena’daki Maroon 5 konserinde bana eşlik edecek olan ilk kişiyi belirledik…ve işte o kişi…ve o fotoğraf…

EZGİ VATANSEVER

 

Çok yaratıcı değil belki ama bu fotoğraftaki samimiyeti sevdim ben. Her şey gerçek ve sanki sıradan bir günden anlık bir çekim. Organik bir fotoğraf yani…:) Yaratıcılık parmaklarda gizli.

Kendisini tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. :)

Diğer yarışmacı ve yarışamayacı arkadaşlara da bir sonraki yarışmada bol şans. :)

Daha bitmedi. Beni izlemeye devam edin…:)

Facebook’tan da takip edebilirsiniz…Waxpoeticg’s Lifesphere

http://www.facebook.com/pages/Waxpoeticgs-Lifesphere/110430249036428

Maroon 5 2011 Yarışması: Part 1

Eveeet….gelelim bu blogu takip etmenin faydalarına…:)

Maroon 5 konserine benimle gelmek gibi bir güzellik yapalım.  Hem merak edenlerin merakını gidermiş oluruz hem de keyifli bir konser izleriz.

Yapılacaklar listesi:

1. Önce bir adet fotoğraf makinesi yada telefon kamerası ile dost oluyoruz.

2. İçinde sen, Maroon 5 ve bir Coca Cola ürünü yada logosu olan, yaratıcılıkta sınır tanımayan bir fotoğraf çekme sürecine giriyorsun. Bol bol fotoğraf çekiyorsun bu muhteşem üçlüyle. İçindeki fotoğrafçıyı uyandır! :))

3. Sonra en beğendiğin fotoğrafı konu (subject) kısmına

Waxpoeticg’s Lifesphere – kendi adın

şeklinde yazıp, 24hcokesession@gmail.com ‘a gönderiyorsun.

4. Son adım Yeni Zelanda’dan Kiwi kuşu getirttirip kopardığın bir tüyünü 200 ml Cola’ya karıştırıp içiyorsun dua etmeye başlıyorsun.

5. 25 Mart’a kadar vaktin var. Acele et.

:)

Maroon 5 24Hr Coke Session Meetup 2011

Her şey bir maille başladı…Ben junk mail’ime gelen Vicodin reklamlarıyla kendimi Dr. House gibi hissedip baston mu alsam motorsiklet mi alsam diye düşünürken, inbox’ıma düşüveren bir mail beni gerçek dünyaya mı savurdu rüyalar alemine mi bilemedim…:)

Nereye gittin ki?…Toplantı Blogger’s Base’de oldu. Mekanı pek beğendim doğrusu. Hem muhabbet edilebilecek hem de çalışılabilecek Caffe Nero’suyla da tüm bunlara güzelce eşlik edebilecek şirin ve sıcak bir mekan. Bahaneyle yerini öğrenmiş, sahipleriyle de tanışmış oldum. Başarılı bir fikir.

Toplantı da neymiş?… Hayatımda ilk kez bloggerlar toplantısına katıldığımdan hiç bir fikrim yoktu tabii…ama bir an karşımda The Coca Cola Company’nin pazarlama müdürü Yüce Zerey’i görünce bir 15 dakika kadar “nerden tanıyorum?”dan “nasıl yani?”ye oradan da “evet, o” ile devam edip “ben nereye geldim?”e kadar giden bir süreç yaşadım…:)

Başka tanıdık var mı ki?…Diğer bloggerlarla pek konuşamadım açıkçası…Basın özgürlüğü için yürüyüp de gelirsen oturduğun koltukta çakılı kalırsın…:) Gözlemler…bloglar gençlerden sorulur gibi :)) Katılanlardan blogunu bildiklerim Koray Caner, Hazal Yılmaz ve Avaz Avaz…manzara…Coca Cola ekibi çok genç, güleryüzlü ve dinamik. Pek hoşuma gittiler. McCann Erickson ekibi de gayet sakin ve esprili bir grup. Sunumlar kısa ve özdü. İkramları da başarılıydı. Bir sonraki buluşmada daha çok kaynaşılacak kanımca…

Sadede gel!…tamam tamam…efenim bendeniz bu kendi halinde takılan blogger Maroon 5′ın 24 saatte yapacağı beste sürecini yazacak, 15 Nisan Kuruçeşme Arena’daki konsere biletler dağıtacak, başka hoş şeyler de yapacak…:) Yaratıcılığı görelim ey ahali diye bağırıp duracak…

Eee…ne zaman başlıyorsun?…Maroon 5 ile ilgili bu nays şeyleri (Hayalsu’dur bu lafın sahibi) Facebook, Twitter ve blogumdan takip edebilirsiniz. Bu hafta başlıyor…:)

http://www.facebook.com/pages/Waxpoeticgs-Lifesphere/110430249036428

http://waxpoeticg.wordpress.com/

www.twitter.com/waxpoeticg

İyi iyi, bakarız…Öyle bakarız makarız anlamam. Tam katılım isterim. Yaratıcılık şart derim. Hazırlanın derim…:)

Öfff…peki peki anladık…hah, şöyle…hadi bakalım…hepimize kolay gelsin…:)

Not: Fotoğraflar Ayaklı Etkinlik Takvimi’nden…:) hepsiburda.com :)))

http://www.facebook.com/album.php?aid=53321&id=152480481437566&fbid=200889376596676