100 metre ileriye taşındık…www.unblugged.com :)
This site has moved to www.unblugged.com
Avea Müzik, geçtiğimiz aylarda “Blogger Fikir Takımı” adı verilen yeni bir oluşum başlattı. Kanımca “Yeni medya düzeni olarak adlandırabileceğimiz sosyal medya, müzik ve marka arasında nasıl bir bağlantı kurup her kesimin yararına olabilecek neler yapabiliriz?” sorusundan yola çıkarak, müzik dünyasında yavaş yavaş söz sahibi olmaya başlayan blogların, Avea önderliğinde müzikle ve aynı zamanda sektörle buluşmasını sağlayan, bu alanda karşılaşılan sorunları tartışmaya açan bir toplantılar dizisi de diyebiliriz. Yabancı ve Türkçe müzik üzerine kendine özgü bir söylem oluşturmuş çeşitli blog yazarlarını biraraya getiren bu oluşum Avea’nın bu alanda bir atılım yapma isteğinin de somut bir göstergesi. Danışmanlığını Tolga Akyıldız’ın yürüttüğü bu oluşumun içinde bulunmak müzik sektörünü, sosyal medyayı daha yakından tanımak adına benim için oldukça yararlı oldu.
Fikir Takımının “Müziği Yazmak” temalı ilk toplantısı Ekim ayında gerçekleşti. Zulal Kalkandelen, Naim Dilmener ve Murat Meriç’in konuk olduğu bu sohbet bana kalırsa tüm bloggerlar ve müzik yazarları için faydalı bilgiler içeriyordu.
Zulal Kalkandelen, müzik yazarının müzik tarihine ve türlerine hakim olmasının, yazıda yanlış bilgiler verilmemesi, güzel
bir Türkçe ve iyi bir anlatımla yazı yazılması gerektiğini vurguladı. Bir müzisyen hakkında yazı yazarken, o müzisyenin eserlerini karşılaştırmak, müzikte nasıl bir yol izlediğini anlamak, iyi mi kötü mü sorusunu cevaplayabilmek için onun tüm albümlerini dinlemiş olmak gerektiğini de ifade etti. “Bir müzik yazarı seçici olmalı, ana akımdan ziyade yeni veya iyi müzisyenleri yazmalı ve bu işe zaman ayırmalı, sevmeli” diyerek çok önemli noktalara değindi. En sevdiğim kısım da şu oldu: “Müzik yazarı olmak için müzik eğitimi gerekmiyor ama bir kemancının iyi çalıp çalamadığını anlayabilmek gerekiyor. Dinleyerek, okuyarak, zaman içinde olur bu. Ayrıca her türde iyi müzik yapan vardır. Müziği iyi icra edeni ayırmak lazım. Müzik yazarı insiyatif kullanmalı.”
Ben…formal bir müzik eğitimi almamış olsam da müziğe ilgim hep vardı ve hala devam etmekte. Zulal anlatırken düşündüm. Hakikaten bunca yıldır bir çok müzik türünde binlerce şarkı dinledim. Seçici olmak gerçekten mühim. Gençken ana akımı yakınen takip ederdim çünkü internet yoktu, özel televizyonlar-radyolar yoktu, önümüze ne geliyorsa dinliyorduk. Son 5-6 yıldır ise farklı işleri dinlemeye çalışmanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öğrenmenin sonu yok. Kendimce ben de müziği iyi icra edeni anlatmak lazım geldiği görüşündeyim. Nasılsa populer olanı her gün yazanlar var, ben o kervana dahil olup da ne yapayım. Müziği sevmek ve ciddiye almak lazım tabii ki. Devamlı dinlemek, araştırmak, dinlemek, okumak, dinlemek, düşünmek ve dinlemek gerekli. Döngü böyle işliyor.
Naim Dilmener de yazıda maddi hata yapılmaması gerektiğine dikkati çekti. Wikipedia’dan, basın bültenlerinden edinilen bilgilerin her zaman doğru olmadığını söyledi ve anonim kaynaktan korkmak lazım geldiğinin altını çizdi. “Müzisyen arkadaşınız da olsa, iyi bir yapıt ortaya çıkarmadıysa bunu güzel bir dille söylemek lazım” dedi. “En nihayetinde hepimizin amacı müziği daha iyi bir yerlere getirmekse kimse alınmamalı” diye de devam etti. Semih Gümüş’ün edebiyatla ilgili olan bir lafını da müzik yzarlarına uyarladı. “Üzerine yazdığınız şey kadar edebi bir metin yazmalısınız.” Son olarak da sosyal medyanın 10 yıl içinde geleneksel yazılı medyanın yerini alacağını, blogların gerçek özgürlük olduğunu, yeni neslin az okuduğunu ve buna gore bir yol çizilmesi gerektiğini ifade etti.
Ben…yazıda hata yapmak yok! Anlaşıldı. Zaman zaman ben de işin kolayına kaçıp Wikipedia’dan bir takım bilgilere bakıyordum artık yapmıyorum. Bence de eleştiri şarttır ama kullanılan uslup çok önemlidir. Yapıcı eleştiri, yapıcı geribildirimdir aslolan. Edebi metin yazma kısmı ise zorlu gerçekten. İlham perisi bazen gelmek bilmiyor, konserler geçip gidiyor, peride tık yok ama vazgeçmiyoruz tabii ki yazmaktan. Sosyal medyanın tahminimizden daha çok etkili olacağını düşünüyorum çünkü şimdiki çocuklar konuşamıyor ama telefonda oyun oynamayı gayet iyi beceriyorlar. Sosyal medya ileride bir numara olacaktır ve tabii ki bloggerlar da bu mecrada önemli bir rol oynayacaktır. Büyük bir sorumluluk aslında…
Murat Meriç de maddi hata yapılmaması konusunda bizi sıkı sıkı uyardı ve yazılanı çeşitli kaynaklardan doğrulamak gerektiğini söyledi. O da iyiyi de kötüyü de yazmak gerektiğine inananlardan. Eleştirinin dozu ve söylemi iyi ayarlanırsa bir sıkıntı olmayacağı görüşünde. Bizim milletin belleksizliğinden dem vurup bazı şarkıcıların, kendileri hakkında doğru yazılmış ifadelere bile kızdıklarını söyleyince Naim Dilmenere lafa girip “özellikle kadın sanatçılarda oluyor bu, kendisini 10 yaş genç gösterecek diye albümü yok sayanlar var” dedi. “Gazetelerde belki yazarlar belli kalıplar içinde veya editörlerin isteği doğrultusunda yazı yazabiliyor ama sosyal medya çok özgür bir platform” diyerek bitirdi.
Ben…hatasız olacak! O kadar! Akademik bir makalede yazdığınız her fikrin kimin olduğunu belirtmemiz gerekirken, bir müzik yazısı yazarken o kadar özenli olunmuyor sanki. Önemli oysa ki. Herkes sosyal medyanın, blogların özgür olduğu düşüncesinde hemfikir. Ben de katılıyorum. Ağzı olan konuşuyor durumu da mevcut tabii ama seçmek de bize kalıyor. İyi yazanları zaten takip ediyorum. Bana göre iyi bir müzik yazarı bana bir şeyler öğretebilen, hislerini doğru aktarabilen, müzisyenin çalışmalarını iyi bilen ve karşılaştırabilen, beni düşündürten kişidir. Ben henüz o kategoride değilim şahsen ama o yolda yürümeye çalışıyorum. Zaten önemli olan da sonundan ziyade yolu nasıl yürüdüğün değil mi? :)
Pianists have always had a different status in my mind. Melodies spreading from those black and white keys have been irresistibly attractive for me. Therefore, I also pay attention to piano works apart from that of jazz and classical. Recently Olafur Arnalds has stolen our hearts and now is the time for John Grant. While surfing the net, I came across “Where The Dreams Go To Die?” and fascinated by the song. With the first a few notes, I just drowned in the beauty of the melancholy and it directly inspired me to play it on the piano. After having made a research about it, I found that it was a song from the album titled “Queen of Denmark”. It was a 70s-like album in which Grant, with his rich baritone voice, was telling stories on themes like loneliness, the feeling of being lost and alienation and expressing them with non-complicated yet not-simple chords and melodies.
There it was that big day. I could get my ticket just a few hours before the concert as I hadn’t had time before. I was lucky. On stage, there was a piano, a keyboard and a mini synthesizer (or a mini-keyboard) on the piano. Acoustic performances are always scary as they have the potential to take you to the depths of your heart by handing you a one-way ticket, especially if you are making music like John Grant.
Through the dim lights, there appeared two figures on stage. One of them sat at the piano and the other one stood in front of the microphone, located in the middle of the stage. The opening was with these words…”Herkese iyi akşamlar. Nasılsınız? Biraz Türkçe biliyorum.” (Good evening to everybody. How are you? I know a little Turkish). We were surprised and smiled. Although we got some clues about this as this was the second concert, I wasn’t expecting that much. Then we learnt that he had lived in Germany for some time and learned some Turkish from his friend there. And the set began with two new songs: “You Don’t Have To”, in which he tells the story of a couple fighting with each other continuously and “Vietnam” where one of the lovers tries to kill the other one with lethal silences. In contrast to his tender and gentle performance on stage, Grant, with all his imposing look, thanked after each song and made jokes. Then songs from “Queen of Denmark” started to flow one by one. Grant was opening the pages of his life by telling us the stories of the songs as well. I got almost carried away with the heart-breaking song “Where The Dreams Go To Die?” In my opinion, it was one of the best songs of the album. He wrote the nostalgic “I Wanna Go To Marz” for the candy shop where he used to go when he was a child and found the same woman serving him thirty years later. The pop-jazz sounding “Chicken Bones”, as the name suggests, was a song about chicken bones thrown on the streets in the USA. I don’t know whether I could wake up from the dream started with the lyrics “My love is the rarest jewel, and he grounds me with his love, my love is rich like a caramel, and he moves from above”, without “Caramel”’s synthesizer interventions. With a soul-shattering style, Grant described a loser, singing “I wanted to change the world but I couldn’t even change my underwear”. “Queen of Denmark” is a song that we can see the true emotional depth and the power of Grant’s lungs. Again sitting at the piano, when he said “I wrote this song for my grandma.”, Zulal (Kalkandelen) couldn’t help uttering “Little Pink House”. Grant, surprised and happy, asked her how she knew about that. “I have seen your performance in Glastonbury” she replied, increasing the warmth of the venue. The encore song was “Jesus Hates Faggots” which left an indelible imprint on our souls.
For my part, I loved this acoustic performance of John Grant more than the album version. With his rich baritone voice
and piano style, he showed us how talented he was and presented an extraordinary performance on stage. Along with his sincerity and modesty, he impressed us with his jokes and anecdotes as well. I think everybody had the feeling that they watched something so special. That night, John Grant was the “King of Salon”. We are expecting him to wear that crown again in Istanbul.
November 16, 2011
For Turkish click here :)
http://www.alternatif-istanbul.net/2011/11/john-grant-salon.html
Zola Jesus is a 5 member performance, with three keyboardists, a drummer, and of course a lead singer whose strong and powerful voice is bigger than her slight figure. Being creative and ambitious, Nika Danilova, aged 22, have produced three EPs and three studio albums, including her latest release, Conatus. Under the influence of existentialist and aesthetic philosophy, she layers the themes and the sound of her music in such a delicate way that it finds its way into the tormented pieces of our souls and finds the beauty beneath that sadness.
There is a gloomy darkness in the music of Zola Jesus, which combines a kind of primal tribalism but without losing the connection with today’s modern world. The sound, which is the combination of occasional piano keys, chords and heavy synths, gravely reaches to the summit and then diminishes in every song.
Danilova played the electrified tribe member during her 50 minute set at Babylon. With her backing band clothed
completely in black, Danilova was gray all over. As soon as the set started, she was on the move from one side of the stage to the other, like an animal sneaking around its pray. Her fancy yet impulsive stage act also included her falling to the ground, climbing speakers, and jumping into the audience throughout the show. Her enormous and powerful voice filled up the venue with the accompany of dim blue and red lights. She was like the physical description of her songs. In contrast to her moves, the rest of the band was almost motionless. What drew my attention was one of the synth players who made such moves that you would think that he was a fan singing the songs and feeling each and every lyric and note. And the drummer reminded me of Dave Grohl in Nirvana’s video “Smells Like Teen Spirit”. He never stopped headbanging throughout the concert while playing even heavy and complex rhythms.
The set came to an end with “Vessel”, featuring a heavy electronic beat and a deliberate attention to instruments. At the end of the song, the energy of the group grew bigger, with Zola dancing like a tribe member from the ancient times and the band equally reaching to a climax. Although the crowd was disappointed at only one encore; without a doubt, Zola Jesus has keen followers who know that they have been following the most avant-garde music in the scene.
November, 15 2011
Video from the concert
Bir caz festivali klasiği olan Akbank Caz Festivali bu yıl 21. yılını kutlarken, posteri ve bağlantılı videosuyla “Şehrin Caz Hali”dir bu diyerek bizi Ekim ayının başından beri havaya sokmuştu. Açılışı Arild Andersen Trio ile yapmak da havaya ve mevsime pek uygun düştü doğrusu. Hafif yağmurlu, sakin ve ılık bir havada, Lütfi Kırdar’ın geniş meydanında yürürken, ortalığın çok kalabalık oluşu dikkatimi çekti. Hepimiz caz konserine gidiyorsak, “bu işte bir yanlışlık olmalı” dedim içimden, yalan yok. :)) Yanılmadığımı gördüm. CRR’ye doğru uzanan, meydanın daraldığı o koridora girince sebebini anladım. O akşam Lütfi Kırdar’da Dans Gösterisi ile CRRnin yanında Borusan Filarmoni Orkestrası konseri de varmış meğer. Çakışmanın da böylesi. Yoksa cidden o kadar kişi bu konsere gidiyor olabilirdik. Konser öncesi sevgili müziksever-yazar twitter dostlarımızla da karşılaşınca tadından yenmiyor. Konserin başlamasına 10 dakika kala içerideyiz. Benim için bir ilk olacak ama aslında 2006’da da ülkemize gelmiş Arild Andersen. Kaçırdığıma hayıflanıp, başlayacak konserle teselli buluyorum.
Füzyon cazın önemli Kuzey Avrupalı temsilcilerinden Arild Andersen, daha önce Archie Shepp, Jan Garbarek, Terje Rypdal gibi bir çok müzisyenle çalışmış ama kendi grubunu oluşturması çok sonraları kendi bestelerinden oluşan piyano ağırlıklı “The Triangle” albümü ile olmuş. 70ler ve 80leri yine kendi kompozisyonlarını çaldığı çeşitli quartetler ve bir quintet ile geçiriyor. Arild Andersen Trio da son dönem gruplarından. 2005te saksofoncu Tommy Smith ile başlayan bu yolculuğa sonrasında Paolo Vinaccia da katılıyor ve o zamandan beri de birlikte çalıyorlar.
CRR’nin kırmızı koltuklarına geri dönüyorum…ve Arild Andersen Trio akışlarla sahnede…Andersen mikrofonu eline
alıyor, önce orkestradaki arkadaşlarını tanıtıyor. Saksofonda ve flütte Tommy Smith. Davulda kendisine Paolo Vinaccia eşlik ediyor. Andersen kendisine takılmadan edemiyor. “Bugün aldığın yeni zilini de takmışsın” deyip “Electra” albümünden “Chorus II” ile konsere başlıyorlar. Bu parçayla birlikte Andersen’den masalların anlatıldığı, Kuzey rüzgarlarının bizi sarmalayıp, kıtalararası gezintiye çıkardığı bir dünyaya adım attık. Andersen’ın sempatik halleri ve güçlü bass riffleri, flütün fısıldayan eşiliği ve davulun mükemmel bir yol arkadaşı olduğu bir şarkıydı bu. Sanki bir kitabı okurmuşçasına, çevirdiğiniz her sayfayla başka bir anlam kazanan neşeli, melodik ve ritmik “Saturday” ise bizi neredeyse Perşembe’nin Cumartesi olduğunu düşündürtüp kandıracaktı. Bu parçayı pek sık çalmadıkları notunu da düşüverdi köşeye Andersen. Benim notum da canlı performansta daha da coşkulu bir parça olduğu. Sonrasında bir Kuzey İrlanda halk türküsü “The Star of The Country Down” dan esinlenilmiş bir parça geldi: “Star”. Gece gökyüzündeki yıldızlarla ağır ağır salınan bas ve davul ama gözlerini kırpmaktan geri kalmayan bir saksofon…”Science”ı takiben “Gregorian Chant” Smith’in bol ekolu ve derinden gelen solosuyla başladı. Denizdeydik belki yüzyıllar ötesinden bir gemiyle yeni bir kara parçasına sığınmış bir grup insandık. Andersen de yayla başladığı yolculuğunu parmaklarıyla devam ettirdi…sade ama hızlı…Vinaccia ise onları takip eden, gerektiğinde süpürgeleriyle yol gösteren, bazen zilleri çizerek , bazen de boşlukları doldurarak yaratıcılığıyla denizde kaybolmamıza engel oldu. Sırada bir Yemen halk türküsü vardı. “Ilama Ilama” (Tomorrow Tomorrow), Andersen Trio’nun sadece Kuzey Avrupa’yla sınırlı kalmadığını da göstermiş oluyor bir kez daha. Bu parçada sevgili İzzet Kızıl’ın kulaklarını çınlatıyorum, arada aklım İlhan Ersahin’e de gidiveriyor. Davulcu Vinaccia, bu parçada perküsyon ağırlıklı bir yol izliyor ve sadece ellerini kullanıyor. Saksofon ise alıp başını gidiyor Yemen’e bir gezgin misali yorumluyor parçayı. Andersen, bir nehir gibi akıp giden basslineları ile güçlü bir zemin oluşturuyor ve arada sakin sakin öyküsünü anlatıyor. “Hyperborean” albümünden “Patch of Light” geliveriyor bir anda. Kontrbas, Andersen’in yayına teslim. Puslu bir dağın tepesinden dünyaya salınıyor sanki bu notalar. Bir sure sonra Vinaccia’nın perküsyon oyuncakları, zilleri ve saksofonun bir sabah mağmurluğundaki uzun soluklu hüznü de bu resme katılıyor ve orada yüzyıllarca yaşayacakları hissini veriyorlar.Bis parçası olarak “Commander Schmuck’s Earflap Hat”i seçtiler ve bir çizgi filmin esintisiyle kıvrak ve mutlu bir şekilde bizi evlerimize uğurladılar.
Açılış konseri olarak bundan daha iyisi olamazdı diye düşünüyorum. Tyran Grillo yazmış olduğu bir konser yazısında şöyle diyor onlar için “Arild Andersen Trio’nun müziği gösterişten uzaktır, anı yaşamak, ruh hali ve yansıma üzerine kuruludur. Bas, Andersen’in sesi olabilir ama besteciliği de onun en güçlü yanı.” Katılmamak mümkün değil.
13 Ekim 2011
AVEA’nın düzenlediği “Escape To Music” konserler serisinin ilk ayağı James konseri ile başladı. Her ne kadar ilk söylendiğinde “Soyadı neydi?” sorularına yol açıyorsa da, James aslında bize yabancı bir isim değil. 2007′de Radar Live’a gelmişti ve ben o zaman gidememiştim. Sene 2011…yine buradalar. Bu defa tabii ki kaçmaz.
Akşamüstü James’in basın toplantısıyla başlayan heyecan günboyu devam etti (Umarım bu toplantıyı arayı açmadan yazabilirim). James isminin çok sık geçtiği cümleler sarfettik. Sanıyorum 40 defa söylemiş olacağız ki metroda tiplerinden İngiliz oldukları belli 1 kız, 2 erkek 3 kişiyle karşılaştık. Aramızda dedikodu yapıyoruz. Manchester’dan mı yoksa Liverpool’dan mı? Kesin James konserine gidiyorlar. Daha yaşlıca birinin elinde de gitar var sapı gövdesinden ayrı. Bir an James’in ön grubu olabilir mi düşüncesi, sonra hemen vazgeçiş. Belki bilmediğimiz buralarda takılan müzisyenlerdir filan diyoruz ama genç erkekle kız pek tarz.
Onları ardımızda bırakıp, Metrocity’de yeme-içme aktivitesinden sonra tekrar metroyla Atatürk Oto Sanayi’de inip,
Refresh Venue’nün önünde bulduk kendimizi. Konser alanında biraz takıldıktan sonra dikkatimizi ne çekse beğenirsiniz? Elinde gitarla dolaşan adam sahnede, başımızı sola çevirince bir de baktık ki metroda gördüğümüz İngilizlerle yanyanayız. Meğer DJlermiş. Kendimizce onları samimi bulup Morissey istemekten de geri kalmadık. Biri Londra’da bir radyoda DJlik yapıyormus. Diğeri de – yanılmıyorsam – NME’de calışıyormus. Bizim istekleri de hiç geri çevirmediler ve evet şarkilari söyleyen, hoplayan zıplayan o grup bizdik. The Smiths, AC/DC, Manic Street Preachers rüzgarları esti. Konser alanında, sahnenin sağında yer alan büyük bir ekran vardı. Beklerken izleyiciler mesaj atabiliyor ve mesajları bu ekranda görünüyordu. DJlere atılan mesajlar yine bizdendi, evet. :)
Bir ara müzik durdu, bir sunucu çıktı sahneye, bizde de “konser basliyor” hissiyatı. Bir de baktık ki imzali album verilen mini bir yarişmaymiş. Bence konseri beklediğimiz süre içersinde, daha uzun bir süreye yayarak, twitter veya SMS yoluyla, sunuma gerek kalmadan yapılabilirdi bu yarişma. Neyse…ve bu defa sunucunun ağzından dökülen “ve işte karşınızda James” cümlesi…ve coşkulu alkışlar…ve Tim Booth sahnede…peşisira gelen ekiple sahne kalabaliklaşıyor. Piyano, bateri, trompet, 2 gitar, bas gitar…
İlk şarkı yeni album “The Morning After”dan “Dust Motes”. Bir aşk şarkısı. Seven bir adam, giden bir kadın. Ardından gelen “Sound” ile coşuldu. Bant’in dediğine göre Manchester bayrağı açılmış, ben kaptırmıştım kendimi şarkıya, farkında olamadım. :) Nasil olalım ki? Sahnede bir hareketliliktir gidiyordu. Tim Booth’un kendine özgu dans figürleri, nefesliden nefesi kesen sololar, coşkulu geri vokaller, ayağımızı yerden kesen gitar soloları derken koptuk gitti gercek dünyadan. “Ring the bells” ile “…Got to tell the world we’ve all been dreaming, This is not the end, a new beginning…” dedik. Bu arada yerimizde durmak da pek mümkün olmuyordu. Tim Booth’un hareketliliğine eşlik etmeden duramadık. “Pressure’s On” tabii. Herkes zıplıyor, şarkıları söylüyor, etrafa gülücükler dağıtıyordu. “There’s nothing to say, I get in the way, Unable to break obsession” ile iyiden iyi coşuldu. Jamesseverler gününü gün ediyordu her parçada…
Ve bir anda “Born of Frustration” ile Tim Booth, tel mel, kalabalık malabalık dinlemeyip seyircinin arasına iniverdi. Şarkıyı
sanki o değil de içimizden biri söylüyordu, o kadar doğaldı ki. Kimse de üzerine saldırmadı. Booth, gözlerinin icine bakarak şarkı söylerse, büyülenip kalırsın tabii.:) Herkes Booth’un ışığından etkilenmişti. Evet, bütün gece şarkı söylesindi, bir kaç gün devam etsindi bu hoş rüya…keşke sonunu görebilseydik…Duyduğuma göre “Say Something”ler, “Tomorrow”, “Laid” masalları da anlatılmış…yine de bizler erdik muradımıza, başkaları çıksın kerevetine…:)
6 Ekim 2011
Akbank Caz Festivali kapsamında düzenlenen “JAmZZ Akbank Caz Festivali Genç Yetenekler Yarışması” bu yılki festivalin en önemli aktivitelerinden birisi. Eğer 30 yaşınızı geçmediyseniz (biz geçtik, tur bindiriyoruz artık:)), amatörce müzikle uğraşıyorsanız buyrun sizi sahneye alalım. Nasıl bir şey olur bu diye merak ediyorsanız, JAmZZ videosunu izlemeniz lazım. “Sen çalabilir misin?” sorusuna karşılık “Ben daha iyi çalarım!” diyenlerin başına neler geldiğini görmek, şaşırmak ve gülmek için…
http://www.zapkolik.com/325672/iyi-calabilmek-icin-ter-doktuler.html
Farklı yaş gruplarından İstanbullular trombon, saksofon, davul, trompet gibi aletleri çalmayı deniyor…kimi bir ses çıkarıyor, kimi bir kaç nota basabiliyor, kimi rüzgar sesini taklit ediyor, kimi de ciddi ciddi çalıyor…:) Hakikaten İstanbullu’nun caz ile imtihanı…
Sınava bayılırım, videodakiler ne ki, ben çok daha iyisini yaparım, sahneye de çıkarım, ustalara da eşlik ederim diyorsanız buyrun…
Ayrıntılı bilgi için:
Akbank Sanat
İstiklal Caddesi No: 8 34435 Beyoğlu/ İstanbul – Tel: 0212 252 35 00- 01
Considered as one of the big jazz guitarists along with Pat Metheny and Bill Frisell, John Scofield started to have an impact in the jazz world in the late 70s. With his distinctive sound and diversity in style, he is one of the best improvisers whose music touches funk, post-bop, soul and R&B. And this year, he has chosen to walk hand in hand with R&B and I had the chance to listen to them at IKSV Salon in Istanbul last Friday (September 23).
The Quartet, apart from Scofield, featured Andy Hess on bass, Terence Higgins on drums and Nigel Hall on keyboards and vocals. Andy Hess, a former member of Gov’t Mule, accompanies Scofield with his never-ending walking basslines. Terence Higgins adds a New Orleans groove to the songs. Nigel Hall is a talented young musician singing soul and playing the blues keyboard.
The opening of the night started with the funky song ”Kool” from the “Steady Groovin” album. Then came the “Modern Man Blues” followed by the breeze from “Bump”. Scofield didn’t forget to pay a tribute to Ray Charles with the accompany of Nigel’s voice with the songs “Busted”, funky and groovy, and “I don’t need no doctor” which was also the encore. They also celebrated George Duke’s music with the slow and nice “Fall in Love”. Afterwards, they got faster again with rhythms and solos and of course with the song “Hurry Up This Way Again”.
In general, the quartet was in harmony throughout the concert. Scofield’s blues-funk mixed solos were so nice to listen. His enthusiasm went on even when one of his pedals didn’t work while he was making a beautiful solo on his own. Andy never got tired of playing the bass while moving his body along with it, however, he only made one piece of bass solo. Terence Higgins was one of the most sympathetic drummers I have ever seen. He is like the black version of Ferit Odman. :) His beats were so groovy and his solos were adorable. Nigel Hall exhibited his talent with great modesty although Scofield seemed to feature him. He is a great soul singer and a good keyboard player.
It goes without saying that John Scofield R&B Quartet captivated the audience and I enjoyed each moment of it.
Sonbahar adım adım yaklaşırken 21. Akbank Caz Festivali de hafif hafif kendini hissettirmeye başladı. Bu yıl festival rüzgarları tişört tasarımı yarışması esintisi ile ben geliyorum diyor. Ben de katılmayı pek istiyordum ama malum kendime tatil verdiğimden, sadece oy vermekle yetineceğim. Bu yarışma 3 Ağustos’ta Facebook’ta başladı ve halen devam etmekte. Şu ana kadar 21.300 Facebook kullanıcısı oy kullanmış, yüzlerce kişi de tasarımlarını sergilemiş.
Yarışmaya katılmak için http://apps.facebook.com/tisortyarismasi/ ’na gidip, uygulamaya izin vermeniz lazım. Sonrası yaratıcılığınıza kalmış ya da benim gibi oy verme hızınıza. :)
Yarışma 6 Eylül’e kadar devam edecek, yani hala vaktiniz var. Birinciye ne ödül mü var? Daha ne olsun? Birinci olan tasarım, Akbank 21. Caz Festivali’nin resmi tişörtü olarak festival boyunca sanatçılar ve çalışanlar tarafından giyilecek. Ayrıca bu şanslı kişi, bir de 22 Ekim’deki ZAZ konserine 2 kişilik bilet kazanacak ve sürpriz ödüllerin sahibi olacak. Akbank Caz Festivali Kralı yada Kraliçesi olur artık. :) Burada da bitmiyor. Bu tasarımcıyı birinciliğe taşıyan kitle de önemli. Oy verenler arasından da çekiliş yapılacak ve 50 kişi bu tişörtün sahibi olacak. İçinde müzisyenlerle gelseydi iyiydi esasen…:))
2000′in üzerinde beğeni alan tişörtler ise bunlar:
Ben bunu da beğendim.
Sonuçlar 8 Eylül Perşembe günü açıklanacak, haberiniz olsun. Yaratmaya yada tıklamaya devam…:)
Bu arada, bir başka önemli haber de, “JAmZZ Akbank Caz Festivali Genç Yetenekler Yarışması” ile Akbank Caz Festivali’nin de gençlere kapılarını açması. Şanslı genç müzisyenler, ustalarla buluşacak, konuşacak, çalacak…Bana kalırsa festivalin en yanlarından biri bu. Detaylı bilgi için…
http://www.akbanksanat.com/web/522-10272-1-1/akbank_sanat/21_caz_festivali/21__caz_festivali/jamzz
Akşamdan kalan yorgunluğu henüz üzerimizden atamamışken, daha zorlu bir güne imza atmak üzere yollardayız yine. Pazar günü programı fena halde karışık, seçmek çok zor olduğundan, tüm sahneleri dolaşıp 3-4 şarkı dinlerim diyerek teselli buluyorum.
* Saat 4.30′u geçe orada oluyoruz. Beklediğimden geç. Ben önce Friendly Fires’a sonra POST’a uğrarım derken tam tersi oldu. Hanidir sahnede canlı dinlemek istediğim gruplardan POST. Önceleri ben bu müzik türüne çok da alışkın değilim derken, baktım ki Prodigy dinleyen ben neden bundan bir şey anlamayayım ki diyerek gayet beğenmeye başladım. Festival alanından içeri girer girmez Cola Zero sahnesine koştum. POST, vokalde ve bilimum synthesizer oyuncaklarında Erdem Tunalı, saksofon ve vokalde Aytuğ Aksakal, davulda Salih Topuz ve gitarda (bir de basta) Burak Serter’den oluşuyor. İsmi gibi post-elektropunk bana kalırsa. Sahne performansları şarkıları kadar enerjik. Herbiri ayrı kopuyor, izleyici de onlarla birlikte. Allah’tan “Anti-Meta”‘ya yetişmişim. :) En sevdiklerimden. Konserin sonunda Erdem’in kendisini sahne önüne atmasıyla ön taraf iyiden iyiye hareketleniyor. Yanılmıyorsam “Self-Control” ile bitiriyorlar. Şarkı isimlerinde çok iyi değilim artık. Düzeltmelere açığız efenim. POST’u canlı dinlemek şarttır, mutlaka görülmeli.
* POST’tan çıkıp Friendly Fires’a koşturuyorum. Son bir kaç şarkıya yetiştim, yetişmekle kalmayıp bir de dans moduna da
geçtim o sıcakta. Mucizeleri çok uzaklarda aramamak lazım, yanıbaşınızda da olabiliyor. :) Fire gibiler maşallah. Sıcağa rağmen festival ruhunu yakalamışlardı ve izleyiciyi de coşturdular. Bir dahaki sefere tam anlamıyla dinlemek dileğiyle deyip, Vodafone Free Zone sahnesine doğru yönelirken arada bir su aldım ve saunaya girdim.
* FM Belfast’ı duymuşluğum var da oturup dinlemişliğim yok ama nedense kendimi yakın hissettim ve izlemek istedim. Ben gittiğimde kopuyordu sahne. Bir saunada
ne kadar enerjik olunabilir bilemedim ama oldular. :) Sahnede durmaksızın zıplayan, oradan oraya giden bir grup var. “Pump Up The Jam” coverını duydum arada ve gayet söyledim. :) Çok pozitif, enerjik, sıcak bir atmosferdi. İyi ki içimdeki sesi dinlemişim.
* Athena öncesi molayı İKSV standında veriyoruz. Hem Emre’yi görürüz hem de bakınırız mantığı. Twitter arkadaşlarımdan İrfan ile birlikte çeşitli mini yarışmalara katıldık 10 dakikada. Fotoğraf en komiğiydi tabii ki. Ve de oldukça uzun uğraşılardan sonra fotoğraflarımızı twitter’a yüklemeyi başardık, davetiyeleri kaptık. Bir de t-shirt kazandık da ben benimkini sonra alırım diye bıraktım, öyle kaldı. :) Bu arada Athena konsere başladı, ben şarkılara oturduğum yerden eşlik ediyorum. Ana sahneye gidemedim, IKSVde kaldım.
* Sonrasında 100.ye izleyip de bıkmadığım İlhan Ersahin’s Istanbul Sessions’ı dinlemek üzere Vodafone Free Sauna’sına gidiyorum. Istanbul Sessions’ın her bir üyesi çok kendine özgü. Saksofonda, artık anlatmaya gerek duymadığım, neredeyse bizim aileden biri olan İlhan Erşahin, davulda benim kendisini ritm ninjası olarak adlandırdığım Turgut Alp Bekoğlu, capcanlı, ritmik perküsyonlarda pek tatlı, canayakın İzzet Kızıl ve basta da, bir diğer basstacım groovy insan Alp Ersönmez var. Enerjik bir performansları var her zaman olduğu gibi. İlhan genelde daha sakinken, Alp hiç durmaz yerinde. Pedalların üzerinde zıplayan nadir kişilerden. Turgut Alp Bekoğlu konsantrasyonu yüksek kişi, sadece davula odaklıdır. İzzet, etrafına bakınır, çalar, güler, omuzlarını oynatır. Enteresan bir şekilde festivale uyuyorlar. Albümden tüm hareketli parçalar çalındı. “Freedom” en coşkulusu oluyor genelde izleyici tepkilerine bakılırsa. Yeni albümün 3 parçasını çaldılar yine, ben de kaydettim nihayet. Ezberlenecek. :)
* İlhan’lardan sonra, yemek bölümünden bir su kaparak ana sahneye geliyorum. Skunk Anansie başlamış bile. Skin’in üzerinde parlak, ejderhaya benzeyen bir kostüm var. O sıcakta nasıl dayandı ona bilemiyorum. Bana çok hitap eden bir grup değilse de, izledim ve pişman olmadım. Heavy metal ve hard rock seviyorsam da, tüm külliyatı bilmiyorum ama şarkıların bir kısmını bilmesemde hiç sıkılmadım. Bunda Skin’in payı büyük tabii. Seyircilerin ellerine kendini bırakıp şarkı söylemesi, kendine güvenen hali, ekipteki diğer müzisyenlerin de iyi oluşuyla performans gayet güzeldi. Ayrıca özellikle basçının kırmızı gitar tellerine takılı kaldım. İstiyorum.
* Skunk Anansie biter bitmez az da olsa Black Lips izlemeye koşturuyorum Cola Zero sahnesine. Gelir gelmez enerjiyi yakalıyorum. Coşkulu, danslı, alkışlamalı bir konser oluyor. Ses de iyi olsaydı çok daha güzel olacaktı tabii. Coachella performanslarının yüzde 80ini yakaladılar bana kalırsa. Önümüzdeki yıllarda bu enerjiyle festivallerin ana sahnesinde erken saatlerde de olsa yer alabilirler.
* Yine karmaşık bir durum beni bekliyordu. Paolo Nutini, Beach House ve Mogwai. Hepsi bir arada. Önce Paolo Nutini ile başlıyorum. Coşkulu performanslardan sonra tabii ki biraz yavaş kalıyor. Soul, pop, rock karışımı bir müziği var ama böyle akustik tatta olunca sıcakta biraz ağırlaşıyor. Onun haricinde Nutini performansına bakılacak olursa gayet iyiydi. 4 şarkının ardından Beach House’a uğruyorum. daha adımımı atar atmaz son albümden “Zebra” başlıyor, uçuyorum. :) Vodafone sahnesinin de sesi çok iyi değil ama Beach House sakin sakin müziğini icra ettiğinden temiz ses aramıyoruz. Coşkulu bir performans olmuyor zaten, gayet 3 kişi çalıyor ve söylüyor. Aralarda da pek konuşmuyorlar fakat dinleyici kitlesi şarkıları biliyor, onlara eşlik ediyor. “Norway”i de dinledikten sonra yavaştan yavaştan – bir şarkı uzunluğunda – yan sahneye doğru geçiyorum.
* Yan sahnede olan grup Mogwai. Mutlaka dinlemem gerektiği söylendi ben de gelen önerilere uydum ve memnun kaldım.
Enstrümental rock’a doyduk. İlk parçayla birlikte farklı bir dünyaya girdiğinizi anlıyorsunuz. Ben artık yorgunluktan hangi dünya olursa olsun kabul etmek üzereydim o da ayrı. :) Genelde düzenlemeler güzel, orkestrasyon sağlam, depresif ve sakin bir havası var ama sonlara doğru daha sert bir sound, daha coşkulu parçalar da gelmiş.
* Mogwai’nin sonuna kadar kalamadım çünkü yıllardır beklediğim grup Thievery Corporation’ı izlemeyi çok istiyordum, sahne önünde yer alarak muradıma erdim. :) “Facing East” ile açılışı yaptıkları andan itibaren bir dakika olsun yerimde durmadım. Yorgunluk filan uçtu gitti. Bu grubu sahnede canlı izlemek her zaman şaşırtıcı. Albümleri genelde downtempo,chill, lounge gibi etiketlendirilse de, canlı performans tamamen farklı bir noktada cereyan ediyor. Basçı Ashish Vyas’ın sahnede görünmesiyle konser başlıyor ve onun konser boyunca bir dakika yerinde duramayaşına şaşırırken, kendinizin de aslında öyle olduğunuzun farkına varamıyorsunuz bile. TC’nin basçısını yeni rol modelim ilan ettim bu arada. :) Sahnede kalabalık bir ekip var. DJ setin başında sadece Rob Garza’yı görüyorum, grubun diğer elemanı Eric Hilton yok.
Biraz şaşkınım. Gruba bir davulcu, bir perküsyon, bir trompet, bir saksofon ve gitarda ve sitarda Rob Myers eşlik ediyor. Vokaller iyiden iyiye kalabalık. 2 kadın 3 erkek olmak üzere tam 5 kişiler. “Lebanese Blonde”, “Until The Morning” ”Amerimacka”, “Warning Shots” gibi hitlerle çıldırıyorum adeta ve son albümleri “Culture of Fear”dan “Web of Deception”, “Take My Soul” “Culture of Fear” geliyor, iyiden iyiye coşuyorum. Rock, afrobeat, latin, oryantal öğeler katman katman geçiveriyor şarkıların arasından. Basçı Ashish de stage dive yapaydı iyiydi çünkü sahnenin kendisine dar geldiği inancındayım. :) Hele biste sonunda Garza’yı da gitar çalarken gördüm ya, tamamdır. Geldiğimiz en son nokta…son şarkıda kadın izleyiciler sahnede, grubun roadieleri, menajerleri sahnede, grup elemanları sahnede, herkes dans ediyor. Bu ekip izleyiciyi avucunun içinde tutmasını çok iyi biliyor. Kendileri de eğleniyor ve izleyiciyi de eğlendirmeyi biliyor. Eskisi kadar yenilikçi olmasalar da, hala gayet groove ruhuna sahipler. Bana kalırsa günün, hatta festivalin en iyisi onlardı yine de. :)
* Bir adım atamayacak halde olduğumu düşünürken ana sahnede Moby’e gelince yine yerimde duramadım. Geçiş çok yumuşak oldu, dansa devam. Ben son albümden de çalar diye düşünürken, herhalde fazla sakin kaçtığını düşünmüş olacak ki, pek girmedi o sulara Moby, iyi de etti bence çünkü ana sahne büyük bir disko gibiydi. Lift Me Up’lar, Beautiful’lar da sıralanınca dans kaçınılmaz oldu. Zenci kadın vokal Joy Malcolm’ın katkısı da dikkate değer tabii ki. Güzel ve hareketli bir performans oldu. Kapanış için gayet uygundu.
* Son nokta. Festival bitti. Ben de bittim. :))
Bu haftasonunu o kadar çok bekledim ki nihayet o gün gelip çattığında hissizdim. Ne biçim bir yazı girişi deyip aklınızdan geçenleri okuyorum ve diyorum ki o değil…sıcaktan. :) Festival alanına gidişimiz tam festival…6 kişiyiz arabada 3 ön 3 arka…ruhumuz da hazır. Saat neredeyse 4tü geldiğimizde. Sıcak festivale katılacağım derken işi biraz abartmış. Şapkadan ziyade ancak şemsiye kurtarır diyorum. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun (da su ve patates kızartmasından öteye gidemedim, kesin 100 gr verdim:)), gelelim dinlediklerimize…
* Açılışımızı benim kadim grubum Kurban’la yapıyoruz. Onların açılışı da Sarı Çizmeli Mehmet Ağa ile oldu. Güzel bir setlist hazırlamışlar, her albümden parçalar var…Yine, Sorma, Ben Değilim, Misafir, Son Emir, İfrit, Yosma…Lambaya Püf De’de Deniz’in uzun havası….”Aman da hava çok sıcaaaaak”…:) Bir ara su attı sahneden ama çabalar boş. Yangın helikopteri ile ancak kafamızdan aşağıya su akıtılması lazım ki serinleyelim. Klasik hareketler de geldi tabii. Burak elinde fotoğraf makinasıyla sahnenin önünde yine. :) Deniz arada mikrofonla oynuyor. Pek konuşmadı bu defa. İlk katıldıkları rock’n coke kıyafeti ve saçlarıyla nostalji yapmış :) Özgür her zamanki gibi serbest uçuş halinde. Gitarda da tek kalınca iyiden iyiye kopuyor. Bu grupta en sabit ve sakin, gruptaki denge unsuru dediğim, beni o bass riffleriyle mest eden kişi, basstacım Kerem her zamanki gibi çok iyiydi. Şöyle sahnede Kerem’in yanında otursam, bütün gün onu izleyebilirim sıkılmadan. Toparlayalım…Eğlenceli bir konser oldu. Enerjilerini hep sevmişimdir. Hopladık, durulduk, zıpladık, sıcaktan fenalık geldi, müzikle aştık.
* Sırada The Kooks. Bilgim bir iki şarkıdan öteye gitmiyordu, benim için yeni. Brighton’dan olduklarını öğrenince
sempatim arttı. Kalabalığın arasına pek girmeden izledim. Sıcak ve kalabalık bana iyi gelmiyor pek. Başladıktan bir süre sonra biraz havaya girip, dansetmeye başladım, üzerine de bildiğim şarkılarına eşlik ettim. En çok da “Do You Wanna?”ya. Onun haricinde sahnede çok enerjik değildi onlar ama ben gayet enerjiktim. Biraz izleyiciyle konuşsalar, espri filan yapsalar daha sevimli olabilirlerdi. Yine de festival havasına uygun düştüler.
* Duman…her zamanki gibi, performans düzeyini hiç düşürmüyor. Festival ruhuna uygun parçaları seçmişlerdi ve yavaş-hızlı, tüm şarkılarda herkesin kendilerine eşlik etmesi sürpriz olmadı. Coşkulu oldu çünkü “Bu Akşam”‘dan tutup ”Geçmiş Olsun”a kadar uzandılar. “Senden Daha Güzel” dediler, “Helal Olsun” cevabını verdik. Ari, Duman ruhuna uygun şarkılar yapıyor hep, takdir ediyorum. “Belki Alışman Lazım”…tabii hem de “Dibine Kadar”. Bu arada bir helikopter de musallat oldu konsere. Aklımdan esip geçen polisler de Duman seviyorlar herhalde ki gitmek bilmediler. Biz de o sıcağa rağmen gitmek bilmedik ya neyse…:) “Sor Bana Pişman Mıyım?”. Değilim. “En Güzel Günüm Gecem Seninle”.
* Motörhead’den önce biraz yemek alanında atıştırma halleri. Çok beklemeden, uzun kuyruklara girmeden alabildik
yemeğimizi. Enerjimizi fulledikten sonra konsere hazırdık. Dehşet bir Motörhead fanı sayılmam ama yine de köklü grupları sahnede izlemeyi seviyorum. Başlamalarıyla akşam karanlığı aydınlandı, alkış tufanı koptu. Şarkılar ardı ardına sıralandı, arada Lemmy konuşuyor ama ben tek kelimeyi anlamıyorum. Ses kötüydü açıkçası. Ama “In The Name Of Tragedy”deki davul solosu akıllara kazındı, çıkmaz bir daha. İnsan, 10dan fazla(ydı herhalde) baget fırlatarak öylesi bir hızlı solo atabilir mi? Kesinlikle robotsun Mikkey Dee, yalnız o bagetleri izleyiciye fırlatma programını yüklemeyi unutmuşlar, o kadar. Gitar sololarını beğendim, tam 80ler 90lar tadında. “Ace of Spades” coşkuluydu ve “Overkill” ile aynı coşkuyla bitti konser.
* Limp Bizkit için heyecanlı değildim. Son albümlerini dinlemedim bile. Gelmişken izlerim o ayrı. Rapcore’un, biraz da nu-metal’in öncüsü olmalarına rağmen Linkin Park ve Korn’u nedense onlardan daha çok severim. Yanılmıyorsam 90ların sonuna doğru ilk tanışma Limp Bizkit’le. Konserde de yıl hesabı yapan tek benim herhalde…:) İnsan şöyle bir düşünüyor. 10 yılı geçkin bir kariyer aslında onlarınki. Bu arada yorgunluktan yere çöküverdik artık. Duman’dan itibaren pogo yapanlar nasıl dayanıyorlar bilemedim. Motörhead’de coşanlar bakalım Limp Bizkit’te ne kadar azıtacaklar diye söylenirken, Şafak Ongan’ın sunumuyla konser başladı. Fred Durst hep aynı, hala enerjik, stil aynı, konuşma tarzı aynı. Kendisinden bir ara “Efes nasıl bir biradır? İyi midir?” sorusu gelince, milletten de bir “yeah” geldi. “Vay be reklama bak” dedik ve güldük. Konser başlangıcından sonuna kadar enerjik geçti. Durst, stage dive yapar diye bekledim olmadı ama sahne önü merdivenlerine çıkıp şarkı söyledi. Bizi oturttu, zıplattı. Pogocular bayram etti. “Behind Blue Eyes” ile dinlendirdi de parçayı tam anlamıyla canlı çalsalardı daha iyiydi. Son noktayı benim de sevdiğim parça “Rollin”le koydu. İzleyiciye beklediğini verdi.
* Ve biz de bir sonraki güne hazırlanmak üzere yorgun argın eve döndük.
18. İstanbul Caz Festivali’nin iple çektiğim konserlerinden “A Strange Place For Jazz” zamanı gelip çatmıştı nihayet. Volvo sponsorluğunda gerçekleştirilen bu konser pekala bir TIR parkında da yapılabilirmiş zira rıhtıma demirlemiş gemilerden dolayı -ki biri de Mavi Marmara’ydı- denizi görmek pek mümkün olmadı. Gerçi deniz görmeye gelmedik tabii ki. Görevimiz o günkü üç konseri gözümüzü bir saniye bile kırpmadan izlemek. Tersaneye koştur koştur geldim ama aslında ulaşılması kolay bir yerdeymiş, pek zorluk çekmedim. Zaten yolun çeşitli noktalarında ellerinde caz pankartları tutan gençler vardı, kaçırmak mümkün değildi. :)
Buraya daha önce gece geldiğimden pek anlayamamıştım mekanı. Gündüz gözüyle görünce her şey başkalaştı. Arkeoloji Müzesi’ninki kadar bir alana sahip diyebilirim. Deniz ve gemilerin yarattığı etki güzel. Havayı bol bol içime çekiyorum martı sesleri eşliğinde. Saat 8 ama sahnedeki koşturma bitmiş değil henüz. Son dakika kontrolleri biraz uzun sürse de konserin gidişatı açısından önemli. Aldırmıyorum.
Ve Dan Berglund’s Tonbruket sahnede. Kontrbasta tabii ki Dan Berglund, gitarda Johan Lindström, piyanoda Martin Hederos ve davulda Andreas Werliin. Merakla bekliyorum konsere başlamalarını. Lindström’ün gitar arpeggiosuyla başladılar etrafı ürkütmeden sakin sakin. Uzun gitar solosundan sonra Tonbruket yavaş yavaş dalgalanmaya başladı. Parçanın sonuna doğru o dalgalar kıyıdaki kayalıklarda patladı. Tüm parçalarda bu akışı görmek mümkün. Canlı performansta gördüm ki hepsi enstrümanlarına fazlasıyla hakim fakat dikkatimi çeken piyanist Hederos oldu. Meğer çok sevdiğim “Sailor Waltz”ın bestecisi oymuş. Çok başka bir boyutta çalarken ve edindiğim izlenim grubu onun yönlendirdiği yönünde. Ben davulcu Werliin’den daha çok etkileneceğimi sanıyordum ama Hederos her şeyin önüne geçti doğrusu. Dan’in kızı için yazdığı “Lilo” çok sevimli bir parça. Tam bu esnada ezan okunmaya başladı, onlar da daha yavaş çalmaya başladılar. Şarkı bittikten sonra müezzin için “grubun 5. elemanı” dedi Berglund ve ortalığa gülümsemeler fırlattı. Genelde ambient, melodik elektro-pop, hatta biraz da surf-rock karışımı cazın sınırlarını genişleten, deneysellikten korkmayan, fırtınalar içinde huzuru yakalayabilen bir konser oldu. Umduğumu buldum. :)
Sailor Waltz’u dinleyin…
Sırada İlhan Erşahin’s Love Trio feat Arto Tunçboyacıyan vardı. Açık havada alkolsuz biramla kafayı bulmuş olacağım ki
bu İlhan’la kaçıncı konserim diye düşünüp duruyorum, hey gidi yıllar filan diyorum. 100ü kesin bulmuştur herhalde. Love Trio saksofon ve fender rhodes’ta İlhan, davulda Kenny Wollesen ve basta Jesse Murphy’den oluşuyor fakat fırsat buldukça çok değişik isimlerle çalışmalar yapıyorlar. U-Roy ile elektronik jazz türevleri ve reggae sularında gezindiler örneğin. Doğaçlamayı merkeze almış, ucu açık bir grup, cazdan house’a nasıl geçtiğinizi anlamadan kendinizi sularında sürüklenir bulursunuz. Bu üçlü artık birbirini o kadar iyi tanıyor ki, sahnede kendi kendilere takıldıkları hissini veriyorlar. Wollesen’ın çok eğlenerek davul çalmasından, Murphy’nin tek elle bas çalıp diğeriyle synthesizerıyla oynamasından, İlhan’ın fender rhodes’uyla yaşadığı duygusallığından etkilenmemek mümkün değil. Bu defa yine bir etkileyici adamı Arto Tunçboyacıyan’ı da yanlarına alıp Afrika baharatlı, bol perküsyon soslu bir proje oluşturmuşlar. Daha önce Babylon’da izlemiş ve çok beğenmiştim. Onları izlemek her zaman büyük bir keyif. Tek üzüldüğüm nokta ses ve ezanla ilgili biraz sorun çıktığından biraz daha kısa tutmak zorunda kalmalarıydı. Tabii bana kalsa sabaha kadar çalsınlar, onlara da söylüyorum zaten. Dinlerim, hiç sorun olmaz. :)
Bu defa da Randy Brecker/Bill Evans Soulbop feat Medeski, Martin and Wood’u bekleme modundayız. Yine sahne hareketli. 2003te kurulan Soulbop, funk, jazz, blues ve soul müziği harmanlayarak enerjisi yüksek bir grup. Bir de üzerine 20. yılını kutlayan Medeski, Martin and Wood eklenince heyecan dozu arttı tabii. Sahnede yerlerini aldıklarında tüm meraklı bakışlar üzerlerindeydi. Daha iyi izlemek için önde bulduğum boş yerlere doğru yöneldim ben de. :) Randy Brecker’ın trompetinden süzülen notaların saflığı etkileyici idi. Bill Evans ise enerjisiyle Medeski, Martin & Wood’dan geri kalmadı ve saksofon sololarıyla bizi mest etti. Medeski’nin nasıl bulduğunu bilemediğim çılgın notaları, Wood’un yerinde duramayan basslineları ve Wood’un poliritmik vuruşları yine konsere damgasını vurdu. Tam anlamıyla organik bir müzik macerası diyebiliriz bu konsere. Sonrasında imza verdiler, resim çektirdiler hayranlarıyla Camel Trophy’i kazanan rallici edasıyla. :)
Çıktığımızda saatimiz 12.30u gösteriyordu, bu da demek oluyor ki 4 saat boyunca konser izledim. Zaman müzikle birlikte nasıl da uçup gidiyor o notaların peşine takılıp anlamak mümkün değil. Yoruldum biraz ama değdi. Dileğim Volvo’nun ve IKSV’nin bu konser konseptini devam ettirmeleri. Emeği geçen tüm müzisyen ve organizatörlere teşekkürler…:)
Daha fazla fotoğraf görmek istiyorum diyenler için geliyor…:)
Volvo…
http://www.facebook.com/media/set/?set=a.233117436718996.64354.180235905340483
Alternatif-İstanbul Rehberi…
http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150244905924326.339332.79726909325
İstanbul Caz Festivali…
http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150306095524122.383327.14391719121
Ortaokul yıllarımda dinlemeye başladığım, sevdigim rock gruplarındandır Bon Jovi. Yaptıkları müzik olsun, Jon’un yakışıklılığı olsun (gerçi Richie’nin de ondan aşağı kalır yanı yoktur), grubun sevimliliği olsun, deri pantolonları ve çesitli yelekleri olsun ve tüm zamanlara uydurdukları saçlariyla olsun gönlümüzü fethetmişlerdi bir kere. O sebeple de nice uzun yıllardan sonra şehrimizi ziyaret edeceklerini duyduğum ilk andan beri heyecanla beklemekteydim. Bakalım onca yıl bu adamlardan bir şey alıp götürmüş müydü? Nasıl bir konser olacaktı? Sorular…sorular…sorular…
Türk Telekom Arena’ya ilk gidişim. Metro ile aktarmalı gittik, yarım saat içinde stadtaydık. Ulaşım oldukça kolay. Biz oraya vardığımızda REDD sahnedeydi. Açıkçası ben Şebnem Ferah konser saatinde onlar çıkar diye düşünmüştüm ama kendi saatlerinde oradaydılar. Güzel bir setlistleri vardı, geçişler pek iyiydi. Ahmet Şık ve Nedim Şener’e de gönderme yapmaktan geri kalmadılar. Onların bu muhalif yanları cok hoşuma gidiyor şahsen. Biz böyle güzeliz falan filan…
Onlardan sonra kimse çıkmayınca, biz de etrafla ilgilendik biraz. Bizim tribündekilerin yarısı Yunan gençlerden oluşuyordu. Konserin genelinde benim gibi ağır ablalar, abiler olduğu kadar gençler de vardı. Çok seveni var mıdır acaba hala? sorusunun cevabını konser saatinin yaklaşmasina doğru aldım. Varmiş. :) Gerçi stad Bon Jovi sahnedeyken dolmaya devam ediyordu, tam dolu hali herhalde 5. ya da 6. şarkıdadır.
Ve konser anı. Sahnedeki dev ekranda, gün batımında Bon Jovi’nin Mahşerin Dört Atlısı tadındaki yürüyüşlerinden ve
yakın plan çekimlerinden oluşan mini bir klip izledik. Bittiğinde ekip sahnedeydi. Ortalık çığlık çığlığa. “Raise Your Hands” ile başladık zaten pek kollarımız aşağıya inmedi konser süresince. Daha açılışta bizi sarıp sarmaladı grup. Şarkının nakaratını söyletti, eller havaya dedi, bombayı da şarkı bittikten sonra patlattı “En çok Türk kızlarının çığlıklarını özledim”. Tam ortalık böyleyken dediler ki “You Give Love A Bad Name”…Daha konserin başında bu hitlerle karşılaşan ben hem şaşkın hem mutlu…Niye şaşırıyorsam? Adamlar 30 yıldır müzik yapıyor, ben de rahat 20 yılımı onlarla geçirmişimdir herhalde. Doğal olarak çoğu parçayı biliyorum gerçi bazı parçaların artık sözlerini pek hatırlamasam da nakaratları gayet aklımda. “It’s My Life” sırasında düşündüm. Karşımda şarkı söyleyen bu adam neredeyse 50 yaşında ama hala 20lerinde sanki. Hem görünüm hem de enerji bakımından. Konser boyunca sadece slow şarkılarda yerinde durdu. Kankisi Richie’ye baktım. O gençken de Jon’dan daha büyük dururdu, hala öyle. O da 51 yaşında ve ifade olarak ben 40larımdayım canım diyor ama gitar soloları hala 20sinde. Özlemişim o soundu, artık pek öyle çalan yok. Zaten günümüzde böyle tek başına stad konseri verebilecek grup da yok. Klavyeci David Bryan da aynı kalanlardan. Hala çok sevimli, hala o sarı saçlar kıvırcık ve dağınık, hala o parmaklar çok hızlı bir biçimde klavyenin tuşlarına değip geçiyor. Davulcu Tico Torres de Richie tadında. Enerjisini o davuldan alıyor, sanki çalmazsa ölecek, çalarken değil. Kendilerine bir bas ve bir elektro gitarist daha eşlik ediyor…Bir anda çığlıkların volümü yükseldi. “Ne oluyor?” derken, anladık. Bon Jovi üzerindeki ceketi çıkarttı ve Türkiye formasını giydi. Arkasında da 10 Bon Jovi yazıyor…:) gayet samimi, esprili…Sonrasında kendisine eşlik eden gitaristle bir de duet yapıyor “Bad Medicine” arasında…”Pretty Woman”…Şaşırttı. Hele aradaki “Shout”lar iyiden iyiye güzel oldu. ”Bed of Roses”a gelindiğinde sahnenin
önündeki daire biçiminde podyumda yürüdüler Richie’yle ve sadece ikisi orada şarkıyı tüm stadla birlikte söylediler. Kesin sahne önü o noktada nirvanaya ermiştir diye düşündüm. :) Konser boyunca Sambora sadece bir iki kez konuştu, konseri sürükleyen kişi kesinlikle o tatlı gülümsemesiyle gerçekten iyi bir frontman olduğunu gösteren Jon Bon Jovi. Bu arada “Born To Be My Baby”ler “Lost Highway”ler filan akıyor. “Blaze of Glory”de iyiden iyiye kendimi kaptırdım. Bir ara baktım Bon Jovi kamerayı öpüyor, tüm stad coşkulu. “Keep The Faith”…Bon Jovi elinde maracaslarla stadı bir gospel korosuna çevirmeyi başardı mesela, gerçi ben bir bölümünü sadece el çırpıp söyleriz diye düşünmüştüm, o olmadı. Görülüyorki ben kendi konser provamı yapmışım kafamda, Bon Jovi benim ya. Şu şarkıda şunu yapıcaz, bu şarkıda şöyle söyleticez filan. Nasıl bir konser kafası var bende, bilemedim ki…:) Bu arada Bon Jovi’nin neden 1 uçak 47 TIRla filan geldiğini anlamak mümkün oldu tabii. Ön kısmı yuvarlak, arkaya doğru oldukça geniş bir sahne kurulmuştu. Önünde de yuvarlak podyum. En dikkat çekeni sahnedeki dev LED ekran ve görsellerdi. Bon Jovi’nin konserinde patlamalar, havai fişekler, kıvılcımlar, dumanlar filan yoktu ama çok ciddi bir şekilde üzerinde çalışılmış görseller vardı. Kimi zaman karelere bölündü, çalanları gösterdi tek tek, arada izleyiciyi aldı, dev ekran oldu, çeşitli görüntüler yansıtıldı, aklımızı başımızdan aldı. Bitti. Gönderir miyiz? Hayır. Bis sırası…”Wanted Dead Or Alive” ve tabii ki beklenen o şarkı…akustikimsi başladı ve tempoyu arttırarak devam etti “Livin On A Prayer”…Ve son…çok anlamlı bir parça…”Always”.
Tam anlamıyla güzel bir stad konseri oldu. Gördük ki yıllar bu adamlardan bir şey alıp götürmemiş. Kendilerinin de dediği üzere “Kaliteli bir şarap gibi, yıllar geçtikçe daha iyi oluyoruz”. Öyleymiş. Tadı damağımızda kaldı. :)
Konser setlisti: http://www.setlist.fm/setlist/bon-jovi/2011/ali-sami-yen-stadium-istanbul-turkey-43d35fff.html
(8 Temmuz)
Geçtiğimiz haftasonunu EPOL’de geçirmek için denize girmekten vazgeçip, 3te Santral Istanbul kapılarına dayanmışız. Festival alanı bu haliyle pek tanıdık bir görüntü çiziyordu. Geçen yılki festival sanki geçen haftaymışçasına bir çok şeyi bıraktığım gibi bulmak güzeldi. Bazı şeylerin değişmemesi gerekli. Tabii uzun bir haftasonunu anlatacağımdan ve pek de vaktim olmadığından madde madde izlenimlerimi aktarayım. Ama önemle söylemem gereken şu: Çimlere yayılıp dinlenerek geçirdim demeyi çok isterdim ama maalesef çok yoruldum çünkü arkadaşım tüm yabancı grupları önden izlemek istediğinden günün çoğunu ayakta geçirdim. Neyse, gelelim festival izlemenin faydalarına (geçen yılki yazımda da aynı cümle var- değişmesin)
* Bu yıl biraz erken gideyim dedim, 3.45′te 123 vardı. Ama girişte biraz yoğunluk yaşadık, kapılar geç açıldı.
* One Like oldukça popülerdi. Ben de bileklik aldım da kullanmaya vaktim olmadı pek. Malum sahne önü halleri. Önümüzdeki yıl bir de oraya bir okutucu koymak lazım. :)
* Festival alanından içeri giriş ve “Biz buraya tıkınmaya geldik” modu. :)
* Alanda yaptığımız kısa ve uzun turlar sonucu gördük ki…jonglörler ve festival
bandosu aynen devam ediyor kaldıkları yerden…mini futbol sahası pek boş kalmadı. Sanıyorum en çok işleyen bölüm fotoğraf kabiniydi. Ayrıca çeşitli stand aktiviteleri de festival ruhuna uygundu.
* Alternatif sahnedeki yerli grup sayısındaki artış gözümüzden kaçmadı. 2 günde yanılmıyorsam 10 grup sahne aldı.
* Biraz çimlere serilelim hazır hava iyiyken. Yağmur yağacaktı kim sorarsa. Gayet yandık. Ameleyim amele…
* 123′ü dinledim. Temiz sound, indie-pop jazz gibi, hem slow hem hareketli, setlist iyi. Dilara insanları sahne önüne davet etmeye çalıştıysa da sıcak fena bir bariyer koymuştu araya. :) Ama dansedenler bile vardı oysa.
* Ve sahne önüne doğru yaklaşmalar…karşımızda Nneka. Bence günün en iyisiydi. O kıvırcık saçlı, enerjik ve güzel sesli kız beni çok etkiledi. Hip hop, soul, r&b, afrobeat ve hatta rock karışımı güzel bir performanstı. Ayrıca gitaristi Jonas da Silva Pinheiro’nun soloları çok iyiydi ve basçısı Emmanuel Ngolle Pokossi’nin beatbox’ı unutulmazdı.
* Sırada Happy Mondays vardı ama pek happy değillerdi sanki. Shaun Ryder sadece durduğu yerde şarkı söyledi. Zenci kadın ve erkek vokal olmasa iyiden iyiye sönük bir konser olacaktı.
* Susuzluk başa vurunca çareyi dışarıdan yardım almakta bulduk. Sağolsun öğrencilerim imdadımıza yetişti. Ne yaptılar ettiler suyu bardakta ulaştırdılar. :) Sahneden su fırlatılması hiç fena fikir değil bana kalırsa. :)) Desenize kendim ettim kendim buldum olayı. Dikilme orada…:)
* Ve Manic Street Preachers…Yaşlanmalarına rağmen enerjileri hala yerinde. Hele bir de “A Design For Life”, “Motorcycle Emptiness” filan da gelince iyiden iyiye coşuldu. Preach etmeye devam etsinler…
* İkinci gün biraz çimlerde yayılalım dedik. Pek yayılamadan ayıldık diyelim. Çünkü anket soruları cevaplama, röportaj yapma gibi aktivitlere dahil oluverdik bir anda. Ben de anlamadım nasıl oldu.
* Gördük ki sular bardaklarda satılıyor, şişe yasak. Bu biraz sorun yarattı açıkçası çünkü bizim gibi sahne önünde dikilenler için ne yazık ki bardak bir şeye yaramadı. Sebebini anlıyorum ama ben nasıl bir çözüm getireceğimi bulamadım şahsen.
* Cake soundcheckte, biz sahne önünde. Arkadaşım sayesinde dikiliyoruz yine. Boyum uzasaydı bari, o da yok. :) Neyse, Cake bildik Cake. Sevimli ve coşkulu. Seyirciyi avcunun içine almasını biliyorlar, herhalde izleyenlere en çok vokal yaptıran grup onlar oldu. Bir de ekranda arkaya bakınca büyük bir kalabalığın onları izlediğini gördüm. Ne kadar çok sevenleri varmış. Blmiyordum, öğrendim. “I will survive” festival şarkısı idi ama önce Cake ile söylendi, pek de fena olmadı :)
* Editors…ilk defa izlediğim gruplardan. Sahnedeki performanslarına
çarpıldım diyebilirim. Şarkılarının yarısını falan biliyorum, bilmediklerimde dahi bir dakika bile gözümü sahneden alamadım. Tom Smith izleyiciyle pek konuşmadı (her parçadan sonra teşekkür etti) ama enerjisi o kadar yüksekti ki, beni etkileyen bu konu bu defa hiç rahatsızlık yaratmadı, hatta konuşsaydı bozulabilirdim. :) Şarkıların hepsini yaşadı adeta. Kah piyano başında kah yerde diz çökmüşken, kah synthesizerın başında…bence hiperaktif, yaramaz bir çocuk gibi, hani düz duvara tırmanan cinsinden. :) Bu arada davulcusunu pek beğendim, gitaristi de iyiydi, basçının rifflerine ben de parmaklarımla eşlik etmekten geri kalmadım. Bullets…An End has A Start…Munich…Bu arada Editors’un roadiesi olduğunu tahmin ettiğim bir adam, gri kısa taytı ve gri atletiyle soundchecke ve sonrasında da setlistleri isteyen fanlara dağıtarak konsere ayrıca damgasını vurdu. :)
* Suede…90larda sevdiklerimizden…Bugüne kadar canlı dinlemek kısmet olmamıştı. Beklerken heyecanlıyız. Heyecanın yarısı da ışıkları ayarlamak için o ışık kulesine tırmanıp, sallanan ışıkların arasında gezinen ışıkçı gençten kaynaklanıyordu. Bence ışıkları düzeltene kadar ses ile ilgilenselerdi sanki daha iyi olacaktı. Neyse. O an geldi çattı…Daha ilk şarkıdan başlayarak anladım ki Bret gerçekten tam bir frontman. O nasıl bir enerjidir öyle…çözemedim. Sahnede durmaktan ziyade sıklıkla öndeydi, oturdu, diz çöktü, aramıza indi, sahne önüne konulan demirlerdeki merdivene tırmanıp şarkı söyledi. Arada bizleri de şarkıların içine almaya çalıştıysa da kalabalığın o konuda çok başarılı olduğunu söylemeyeceğim. :) Beautiful Ones…Trash…masalları anlatıldı ve sabaha kadar o masalların içinden çıkılamadı.
* Bu etkinliği gerçekleştirenlerin hepsine teşekkürler. Kolay bir iş değil bu kadar çok grubu ve insanı ağırlamak. Tüm zorluklarına rağmen yürümeye devam…
(Videoları da inşallah en kısa zamanda yükleyeceğim)
Heyecanla beklediğim caz festivali konserlerinin açıklanmasıyla anlıyorum ben biraz da yazın geldiğini. Bu yılki programa bakılacak olursa, yine gönül hepsine gitmek istiyor ama cüzdanın defansı karşısında biraz savunmasız. Ancak bulabildiği açıklardan içeriye sızabiliyor. Sonuç: Bilet aldıklarım ve alacaklarım var hala. Hepsini yazmaya kalkarsam seri şeklinde yayınlanması gerekir. Yazsam kitap olur halleri. O sebeple nu-jazz ve fusion’ı çok sevdiğimden, beni çok heyecanlandıran ve doğaçlamanın tam ortasına atıveren, anlatılmaz yaşanır cinsinden iki konseri uzun yazdım sadece.
Tabii ki öncelik benim için “Tribute to Miles Davis”de. Fikir babası Marcus Miller. Bu yıl Davis’in ölümünün 20. yılı olduğundan böyle bir proje düşünmüş. Kimler yok ki? 60lı yıllarda onunla birlikte çalan piyanist Herbie Hancock ve saksofoncu Wayne Shorter, Davis’in klasik döneminden. 90lı yıllarda onunla çalan Marcus Miller ise Davis’in daha yenilikçi tarafını temsil ediyor. Onlara trompetiyle Sean Jones ve davulda Sean Rickman eşlik ediyor ve Miles’ı günümüze taşıyorlar. Tabii ki, bu isimleri ayrı ayrı izledik ama böyle hepsi bir arada olunca tam bir All Stars kadrosu oluyor ve üzerine de Miles Davis tınıları eklenince “Ölmeden önce izlenmesi gereken 100 konser” kitabı olsa, bu konser ilk sıralarda olur diyor ve mutlaka gidilmeli diye not düşüyorum. Bence o akşam yıldızlar gökyüzünden yere inmiş olacak ve tatlı bir yaz akşamında, açık havada çok güzel ve farklı bir Miles Davis diskografisi dinleyip hayallere dalacağız. Tam bir “geçmişten günümüze Miles Davis” belgeseli…Ve ertesi günün anatomisi: Kafamı ritme uygun sallamaktan boynum tutulmuş olacak, Marcus gibi bas çalabilmek isterdim diye hayıflanacağım, Hancock da olmak istiyorum ben, bir el versin bana diye düşünüp piyano kurslarına göz gezdireceğim, Shorter’ın gazına gelip ‘bana oradan bir saksofon getirin, çalmak istiyorummm’ deyip kendi kendime güleceğim, tüm Miles Davis albümlerini iPod’uma atıp gün boyu kendimi hala konserdeymiş gibi hissedeceğim. Net. :)
Kaçmaz dediğim bir başka ilginç konser de “A Strange Place for Jazz”. Son dönem fusion cazcılarını bir araya getiren gayet başarılı bir konsept. Konsept diyorum çünkü anladığım kadarıyla önümüzdeki yıllarda da devam edecek bu konser serisi. Peki bu yıl kimler var? “İlhan Erşahin’s Love Trio”nun olduğunu biliyordum zaten. Benim İlhan Erşahin’e olan sevgim pek bilinir. :) O nerede, ben orada tadında peşisıra gezerim. Bavuluna koysun ya da roadie olarak işe alsın diye bekliyorum. Love Trio, elektronik-jazz sularında gezinen bir proje. Davulcu Kenny Wollesen’ı enerjisinden ve pozitifliğinden ötürü ayrıca pek severim. Jesse Murphy ise geçtiğimiz konserde -kardeşimin hatırlatmasıyla- fark ettiğim neredeyse bir Dave Grohl’dur, sağlam bir basçıdır. Bir ritm duayeni (ve vokallerde de beni şaşırtan) Arto Tunçboyacıyan’ın eklenmesiyle fırtınalı bir denizde macera dolu bir yolculuğa yelken açacağız bu defa. Tabii ki bitmedi. Diğer müzisyenleri de görünce şok
geçirmedim desem yalan olur. Bir kere Esbjorn Svennson Trio gibi çok başarılı bir grubun basçısı Dan Berglund’un “Tonbruket “ projesiyle buluşuyoruz. Çok orijinal bir müziği var, jazz ama jazz değil sanki bir yandan da. Nasıl açıklama olduysa artık! Özellikle davulcu Andreas Werliin’e dikkat. Her şarkılarının bir hikayesinin olması ise ayrıca ilginç. İlk albümde folk ve kuzey caz geleneği ile uğraşmışken ikinci albümlerinde progressive rock’a doğru uzandılar. Yani, bu konserde fusion ve doğaçlama rüzgarına kapılıp oradan oraya savrulacağız. Bir çeşit Camel Trophy… Ve çok önemli bir proje de “Bill Evans Soulbop feat. Medeski, Martin & Wood”. Bill Evans Soulbop, Randy Brecker ve Bill Evans’ın caz, soul ve blues’u harmanlayarak funk bir çizgi oluşturduğu süperstar kadrolu farklı bir grup. Bu yetmiyormuş gibi yine bir başka kült grup Medeski, Martin & Wood ile benzersiz bir kombinasyona imza atıyorlar. Medeski, Martin & Wood, bu yıl Salon’a da gelmiş ve avant-
garde ve funk ile bizi kandırarak kalbimizi çalmıştı. Çok enerjik ve ezberbozan (sevmiyorum bu kelimeyi ama uygun düştü) bir konser performansı olacak bu ve bana kalırsa onların bu etkileşiminden ortaya bir patlama çıkar ancak. Bileti oturmalı aldım ama sanıyorum oturamadan ayakta ritme uygun dans edeceğim. Arkamdakilerden ve yanımdakilerden şimdiden özür diliyorum ama nasılsa bu patlamadan herkes nasibini alacağından bir sorun olmaz herhalde.
Bu iki konser dışında beni European Jazz Club serisinde Salon’da sıklıkla görmeniz mümkün. Ferit Odman’ın Stefano di Battista ile, 123’ün Arve Henriksen ile ve Alp Ersönmez’in Bugge Wesseltoft ile neler yapacağını merak ediyorum. Basa olan ilgimden dolayı tabii ki Richard Bona’ya da teşrif edeceğim. Bakalım Raul Midon’la birlikte Afrika-Güney Amerika ekseninde müziği nasıl yorumlayacaklar. Latin jazz’a da bayıldığımdan Michel Camilo bana hoş anlar yaşatır Arkeoloji Müzesinde. Bu yıl kadınların çoğunlukta olması beni çok sevindirdi. Angelique Kidjo, Dianne Reeves, Lizz Wright, Randy Crawford, Natalie Cole ve Joss Stone ile caz, folk, pop-jazz, R&B’ye doyacağız da ben hangisinden yesem diye düşünüyorum hala. Zor kararlar bunlar menüde seçenek çok olunca. Hindistan, Mali, Suriye merkezinde dönen iki konser var ki hangisine gideyim henüz karar veremedim. Mekan bakımından Mısırlı Ahmet, Zakir Hussain, Niladri Kumar daha yakın duruyor ama Amadou & Miriam’ın da folk ve rock ile keman, tabla ve perküsyon karışımından tatmayı da pek istiyorum doğrusu. Patrick Wolf sanıyorum Indie müzik sevenler için iyi bir seçim. Bilenler biliyor mutlaka ama benim için yeni, o yüzden biraz bekliyorum bilet için. Fakat videolarından gördüğüm kadarıyla renkli bir performansı olacak Istanbul Modern’de. Jamie Cullum caz, pop ve rock’ı piyanoda eritiyorsa da ben biraz abartıldığını düşünüyorum ama merakımdan gideceğim galiba. Tabii ki Paul Simon’dan bahsetmeden olmaz. Bilet fiyatları biraz tuzlu olsa da, hayranları kaçırmaz diye düşünüyorum. Severim ama bayıldığım söylenemez, o sebeple hala düşüncelerdeyim. Çok iyi bir müzisyen olduğuna tabii ki şüphe yok, kişisel zevk meselesi. Şu ara ibre “git” yönünü gösteriyor. Bakacağız artık duruma. Aslında pek de bakmaya gerek yok, neredeyse hepsinde varım galiba…Görüşmek üzere diyelim o halde…:))
Ayrıntılı bilgi için… http://caz.iksv.org/tr