Havadan Sudan – 5

* Dün sergi gezme günüydü…bir rota belirledik kendimize akşamüstümüz bir anlam kazansın diye…Öncelikle Borusan Müzik Evi’ndeki Madde ve Işık sergisini gezdik. Her bir çalışma uzun süren bir düşünce silsilesinin sonucu ortaya çıkmış. En beğendiğim diyebilmek zor, hepsi farklı yönlerden etkileyici. Beni şaşırtanları yazabilirim herhalde…

Kurt Hentschlager’in “Hive” isimli çalışması insanı hayaller alemine götürüyor. 3 boyutlu gözlüklerle izlenen bu çalışmada amorf figürler dağılıyorlar, bir araya geliyorlar, adeta dans ediyorlar, bir yumak oluşturuyorlar (isme ithafen kovan demek lazım), yokoluyorlar ve tekrar beliriveren bir döngüsel hayatı anlatıyorlar. Eşlik eden müzik biraz gerilimli ise de izledikleriniz okyanus dibinde şimdiye dek görülmemiş bir yaratık türünü tanıtan bir belgesel tadında. Premiyerini de burada yaptığını belirtmekte fayda var. http://www.kurthentschlager.com/

Quartet for Dot Matrix Printer isimli çalışma ise etkileyici idi. Metinlerden oluşan notaları basarak müzik yapan 4 yazıcı bu defa müzik için biraraya gelmiş. Bu çalışma, yazıcıların aslında hayatımızı ne denli içinde olduğunu ama bu şekilde kullanılmalarının bize bir o kadar da şaşırtıcı gelmesini anlatıyor bence. O kadar kanıksamışız ki yazıcı kullanımını onların biraraya gelince böyle bir müzik topluluğu oluşturabileceğini aklımızdan bile geçirmemiştik. İçimden geçen…”Püskürtmeli yazıcılarda durum ne olur? Nasıl bir müzik oluşur? Püskürtmeli jazz”…:) http://vimeo.com/6870738

Julien Maire’ın çalışması Exploding Camera en politik olanı idi. 11 Eylül’den 2 gün önce, 2 El-Kaide bombacısının patlayan bir kamerayla Taliban karşıtı Komutan Mesut’u Afganistan’da öldürmesi üzerinden yola çıkan Maire, o tahrip olmuş kameranın çalışmaya devam ettiğini varsayarak hep savaş filmi çektiğini düşünmüş. Sergide de, TVye bağlı içi açılmış bir kameranın üzerindeki kesilip yapıştırılmış filmlerin sırayla dönerek, çeşitli renkteki ışıklarla yansımasını ve hareketini izledik.

Christian Partos’un “VISP” isimli çalışması ise “Bizim eve de bundan isteriiiiz” , “Bunun küçüğünü ve manuelini ancak yaparız, o da yanında geçmez” yorumlarına maruz kaldı. Karanlık bir odada 5 ışıklı kablo ve, 10 m uzunluğunda bir atlama ipi, bilgisayarların da yardımıyla bir “ışık deseni” makinesine dönüşmüş.  Karanlıkta o desenler o kadar güzel görünüyorlar ki, gökyüzündeki yıldızların atlama ipiyle oynama, zıplama ve koşuşturma hali sanki. Çocuklar gibi şendik misali…

* Sergide uzun bir zaman geçirdiğimizden çıkışta acıkmıştık tabii. Hemen soluğu arkadaşımızın tavsiyesi üzerine İpek Sokak’taki (Hayal Bistro’nun sokağında) “Harbi Köfteci”de aldık. Tabak zengin: pide, köfte, domates, soğan, havuç, marul, lahana. Yanında hafif acılı biber ezmesi ve turşu. Ben söylendiği kadar muhteşem bulmadım ama beğendim diyebilirim. Eli yüzü düzgün, rahatlıkla doyabileceğiniz, fiyatı da makul, minik bir mekan. Denenebilir.

* Enerjimizi toplayınca kendimizi Cihangir’den aşağı, az bilinen yollardan Tophane’ye attık. Antrepo 5teki Time Out Istanbul ve Beyaz Art işbirliğiyle gerçekleştirilen “Yaz Sergisi”ne gittik. Hem ustalar hem de gençlerin buluştuğu fotoğraftan illüstrasyona, yağlıboyadan tahta oymaya, mimari çizimlerden heykellere kadar uzanan geniş bir yelpaze çıktı karşımıza. Girişi kattaki mimarlıkla ilgili bölümden öğrendiğim İstanbul’daki – ve ek olarak Dubai’deki-  büyük inşaatların  sahibi aynı firma: Tabanlıoğlu Mimarlık. Sapphire’i beğenmiyorum,o da onlarınmış. Ferah olan bazı gökdelen-ofis maketlerini beğendim ama umuyorum etraflarında yeterince yeşillik vardır. Biz Manhattan olmaya özeniyoruz şu ara ama unutulmasın New York’un ortasında koca bir Central Park var ki bana kalırsa yine de yetmez. Mimar değilim ama bence bina ile yeşillik içiçe olmak ve içinde bulunduğu şartları yaşamı pratik, ferah ve insancıl hale getirmek  zorundadır. Sapphire böyle değil bence. Diğer isimler ise Aziz Sarıyer, Emre Arolat Architects, Gökhan Avcıoğlu, Han Tümertekin, Zaha Hadid, Autoban Mimarlık. Dikkatimi çeken önemli bir iş ise Minareli Anıtkabir. Halk arasında Mustafa Kemal’in Türbesi diye de biliniyor. Hatta Tophane’deki olaylı sergide de varmış ve Sotheby’s firmasının müzayede kataloğunda da yer almış. Mimari projeler kısmından sonra hayat bir anda renklendi ve çeşitli tekniklerdeki tabloların, fotoğrafların, tahta, deri gibi maddelerin içine giriverdik. Bedri Baykam, Adnan Çoker, Burhan Doğançay, Devrim Erbil gibi bildiğimiz isimler var. Adnan Çoker’in sadece 1 tablosunun olmasına şaşırdım doğrusu. Hatırlayabildiğim kadarıyla (daha fazlası da var tabii) Arzu Akgün’ün kadınları, Aşan Akın’ın kartal heykeli, Özdemir Altan’ın haritaları, Derya Altınel’in Book çalışması (posta pullarının yapıştırıldığı 4 kitap), Mustafa Ata’nın renkleri ve figürleri, Selahhattin Aydın’ın renklı gerçekçiliği, Maide Bulak’ın soyut çizimleri, Oliver Dorfer’un akrilik illüstrasyon tabloları, Önder Ergün’ün dalgaları, Saim Erken’in Taksim’i, Gudmundur Erro’nun imgeler dünyası, Işıl Güleçyüz’ün yağlıboyayla baskı havası yarattığı tabloları, Selma Gürbüz’ün yağlıboya desenleri, Mustafa Karayağdı’nın suretleri, Barış Sarıbaş’ın imgeleri, Pınar Selimoğlu’nun resim yerleştirmeleri, Massimo Vitali’nin plaj fotoğrafları ve benim en büyük keşfim Ahmet Güneştekin’in sarmal tuval üzerine yarattığı eski medeniyetlerin renkleri ve imgeleri mutlaka görülmeli.  15 Temmuz’a kadar devam edecek olan bu sergide 200ü aşkın resim var, o sebeple biraz daha büyük bir zaman dilimi gerektiriyor, aklınızda bulunsun…:)

Resimlere bir göz atmak için Ekavart’ın videosu izlenebilir… http://www.ekavart.tv/?id=1000&start=&k=

18 Haziran 2011

 

About these ads

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s